ilem 2 ekim 2013 çarşamba günü İLEM ‘de ihsan fazlıoğlunun Ahlakın temeli üzerine verdiği seminerin notlarını çıkardım. Neden denilecek olursa eğer; 2 ay önce fark ettiğim ve Türkiye’de Osmanlı dönemi yada başka bir ifadeyle islam düşünce geleneğinin ilk 4 yy. ‘ının sonrası üzerine konuşabilecek ve bu alanda nelerin nasıl yapıldığı nelerin eklendiği noktasında fikir beyan edebilecek kişilerden birisidir zatı alileri. Bu özelliğinin yanında bilim tarihçisi olması hasebiyle bilimsel keşif ve gelişmelerin düşün dünyasında ki yansımaları ve etkileri noktasında da oldukça donanımlı olmasıdır.  Kendilerini

Klasik yayınlarından çıkan “Işk İmiş Her Ne Var Alem’de / İlim Bir Kıl ü Kal İmiş Ancak Fuzuli Ne Demek İstedi? ” adlı kitabını gördüğüm de fark ettim. İlgili kitabı alıp okuduğumda Gazali sonrası kelamcılarının ve özellikle osmanlı dönemi üretiği dil ve düşünce geleneğinin bizlere anlatıldığı gibi boş tazannumlar olmadığı ciddi felsefi ve düşünsel birikime sahip olduğunu bir gazel üzerinden giderek temellendirmeye çalışmaktaydı. Kuşkusuz ki Türkiye de bu alanda son yıllarda kayda değer çalışmalar ortaya konulmaktadır. Bu noktada Dücane’nin Gazaliyle ilgili eseri Keşfi Kadim kayda değer bir çalışmadır ve Gazali üzerinde ki tenziratların hiç de haklı olmadığı noktasında önemli kanıtlar öne sürmekteydi. Tabi tüm bu tenziratların temelinde bilimi özellikle osmanlı döneminde hasıl olmuş olan bilime oryantalistler zerinden bakılması ve bu bakışın da osmanlının bir kılıç medeniyeti olduğu şeklinde ki zihin arka planıydı. Kuşkusuz ki hem acemler hemde araplar bu savı desteklediler ve özellikle kullandılar. Çünkü islamın ilk 4.yy lık döneminde bilgi ve bilim adına daha çok acem ve araplar hakimken bu dönemden sonrasında bu türkler’e yada osmanlı/selçuklu hakimiyetinde ki çoğrafyalara kaymıştır.İşte bu dönemlerde üretilen metinlerle irtibat kurabilmesi ve o metinlerde ki terminolojiyi kavrayabilmesi dolayısıyla metnin kasdının ne olduğunu eskiden ve yeni/modern felsefeden nerelerde ayrıldıkları ve birleştikleri hususunda bir şeyler söyleyebilmesi dolayısıyla önem vermekteyim.

Bu notlar hocanın felsefe-bilim tarihi seminerlerinde de işe yarayacak kavramsal şemalar sunması noktasında önemlidir. Bu seminerde konu edilen hususların hepsi klasik dönem baz alınarak ortaya konulmuştur. Notlar aşağıdadır.

Ahlak kelimesinin kökeni huluktur. ve huy,tabiat manasına gelir. huluk tekildir ve çoğulu da ahlaktır. aynı şekilde ahlakta karakter,doğa,din,atılganlık manalarına gelmektedir ve ahlakı kısaca “insanın tabiatından düşünmeksizin sadır olan davranışlar ” olarak görebiliriz.

Eskiler insana tedbirul ferd derlerdi. Yani insan tedbirlidir. Bu tanım Ahlakın en kısa tanımıdır diyebiliriz. Tanımdan da anlaşılacağı gibi ahlak ferle ilgilidir ve toplum,topluluk,cemaat gibi birimlerde geçerli olamaz. yani islamın ahlakı,toplumun ahlakı,iş ahlakı gibi kavramlar boştur ve karşılıkları yoktur. Ahlak kelimesinin başına gelen sıfatların hangi tarihten sonra eklendiği sanırım anlatmak istediğim mevzuya ışık tutacaktır.

Ahlak kelimesinin başına sıfatlar eklemenin sebebi kullandığımız mahlukatın karşılık geldiği mahsusatı bilmiyor oluşumuzdur.

Meleke:İnsan nefsinde sabit olan niteliktir. Zıddı hal’dir ve gelip geçiciliği ifade eder.

ameli felsefe de ferd,menzil,medine sıralaması vardır ve bunlar birey,topluluk,topluma karşılık gelir.

Topluluğun ahlakı olmaz menfati olur. Toplumun menfaatini ise siyaset içerinde elde edilir.

Osmanlı geç dönemi düşünürlerinden İsmail Sakip Teracani’ nin  yunan felsefesin deki ahlak tanımı şöyle özetlemektedir.

“Alem küredir,yeryüzü merkezdir,insan hedeftir,felekler yaydır,olaylar oktur,tanrı okçudur” kaçış nereye.

Tedbir ve fikir zat bakımından aynıdır araz/ilinek bakımından farklıdırlar.

Tadbir:aklın bir maksadı ,amacı,gözeterek düşünmesidir,gözetmeden düşünürse fikirdir.

Ahlak ,aklın üç kuvveti kemali elde edecek şekilde kullanmasıdır. bu kuvvetler (şehvet,gazap,düşünce).ahlak ,aklın iradeyi ihtiyarla kontrol etmesidir.

Ahlak ilmi aslında kişiye ihtiyarını kullanarak iradesini kontrol ederek kemale ve vasata nasıl ulaşılacağını öğretme işidir. Kantın ahlak felsefesi de bu felsefenin sekülerleşmiş halidir.

Tarihte ki en önemli hadiselerden birisi trensandantal /aşkın kognisyonun/biliş’in doğallaştırılması işinin islam düşünürleri tarafından başarılmasıdır. Klasik gelenekte trensandantel insanı aşkın bir şeydir.

Akıl doğallaştırıldıktan sonra tümel olmaktan /külli çıkarılıp bireysel hale gelmiştir. Şimdi bireysel akıl üzerinde ahlakı nasıl temellendirebiliriz.

aklın  tümel kabul edildiği dönemde yazılan ahlak metinleri miskeveysh, tusi,devvani,kınalızade mehmet çelebi’nin metinleridir.İbni sina bile ahlak metni yazımından imtina etmiştir. Ama razi sonrası yani aklın bireysel hale gelmesinden sonra kelamcılar artık rahatlıkla ahlak metni yazabilir hale gelmişlerdir. Adudiddin İci 14.yy da ahlak metniyazıyor ve bu metinde akıl kulli değil ferdidir.

Şey/gerçeklik katmanlıdır tek düze değildir ve tamamlanmamıştır. Aynı şekilde doğa,tarih,hayatta tamamlanmış değildir. bunları yani doğa,tarih,hayat’ın tamamlanmış olduğunu söyleyenler yunanlılardır.

Bilim mahsusatın/görünür olanın makulatıdır/aklileştirilmesi.

Felsefe mahsusatın değil makulatın tahkikidir. (raziden sonrası için)

Tahkik parçalamadır.bir matematikçi yaptığı işe bakmaz. Tıpkı arının bal yapması ama bala bakmaması gibi. Matematikcinin yaptığı işe filozof bakar.

Tahkikin Tetkiki;İnsan nasıl tahkik eder sorusunun peşindedir.

Bir şeyi bilmek şu altı kavrama göre okumaktır.

1-Onun bir manzumu olduğunu (bir düzen içerisinde olduğunu) kabul ederiz.

2-Manzumenin makulleştirilebileceğini kabul ederiz.

3-Bunun nedensel olduğunu düşünürüz. O yapısal düzen insan aklına konu olurken bir nden-sonuç ilişkisine göre kurulur.

4-Tanımlarız

5-Çıkarımsal gideriz.

6-bunun zaman ve mekan koordinatlarında olduğunu kabul ederiz.

Bilme esas itibariyle belirsizliği belirli,sınırsızlığı sınırlı,tanımsızlığı tanımlı kılma işidir. 

Logos:Belirlemek,sınırlamak,tanımlamak.

tanımlanmayan şey bilinemez.

Mukkayyet: zaman ve mekan içre olan

yukarıda ki bilme ediminde yaptığımız 6 ilkeyi hayat bilimlerinde de yaparız. Yani hayat bilimlerin de de düzeni varsayarız, bunun bilinebileceğini,nedensel olduğunu,tanımlanabileceğini,çıkarım yapılabileceğini ve zaman ve mekanla kayıtlı olduğunu kabul ederiz. Ancak doğa bilimlerinde ki nedesellik kozalite (neden) esaslıdır hayat bilimlerinde niçin esastır.

Doğa bilimlerinin mahsusu şeylerken,hayat bilimlerinin mahsusu eylemlerdir(fiil,amel,action).

İslam medeniyetinde hem doğa bilimleri hemde insan eylemlerinin iki ayrı varlık alanı olarak kabul edilmesi Razi’den sonradır.

Ayn:Objektif olan,nesnelleşmiş olan.

Bilginin konusu ayn’dır ve ayn’da ikiye ayrılır.

1-tabiat

2-İnsan eylemleri

klasik dönemde üretilen bilginin nasılı ve niçini nasıl inşa ediliyordu. Modern bilimlerin ortaya çıkışında ki en tipik noktalardan biridir bu tartışma. Çünkü matematik niçini verir mi vermez mi  tartışmasıdır aynı zamanda. İbni Sina vermez demektedir ve onun fiziği matematiksel değildir. Matematiği doğanın bilgisi için kullanmamaktadır. Ama matematik niçini verir dendiğinde matematik doğaya/fiziğe uygulanabilir hale gelmektedir.

Tusi’de niçini doğa bilimleri verir, vucubul vukuu’yu matematik verir demektedir. Yani matematik inniyeti/nasıl gösterir,fizik linniyeti/niçin gösterir demektedir. Matematik dünyanın dairesel yörüngede olduğunu söyle ama niçin sorusunu fizik cevaplar demektedir. Tusi nin bu tanımına Kutbittin Şirazi şerh yazarken tanımı değiştirmiş ve vucubul vukuu’yu sebebil vukuu yapmıştır.

Bu değişiklik sadece bir kelime değişimi değildir. bu iki kavram iki ayrı dünya tasavvurudur aynı zamanda.

Vucub:meşşai gelenekte kullanılır ve icab etme demektir. Yani metafizik/külli akıl illete bir işarettir.

Sebeb:işraki gelenekte kullanılır ve zahire işaret eder. Fenomenal illete işaret eder. Tanrıyı ,külli aklı dayatmaz.

Eylem ne için anlamına gelen bir nedenden dolayı bir amaca dönük yapılır. Bir amaç var ise o amacı gözeten bir insan vardır . o insanın bir kastı vardır.Amaç insanın kastının iradesinin bir sonucudur. Dolayısıyla eylem insan iradesinin paketlenmiş halidir. Her türlü insan eyleminde paketlenmiş irade vardır.

İnsan bir eyleme kalkıştığında o eylemini boşandıran bir amacı ,bu amacı ise bir kasıt ve bu kastı irade paketçikleri taşır. En total de bu irade paketçikleri anlamdır. Dolayısıyla eylem,anlamın cisimleşmiş halidir. Hayat dediğimiz ya da tarih dediğimiz hadise insan eylemlerinin cisimleşmiş halidir. Onun için Razi sonrası alimlerimiz buna ayn diyorlar. Yani insan eylemlerinin tecessüm etmiş,objektivasyona uğramış ,cisimleşmiş hali.

Razi sonrasında ki bu eylem tanımı olmasaydı İbn-i Haldun olamazdı. İbn-i Haldun islam medeniyetinin bir ürünüdür. Eğer düşünürlerimiz İbn-i Haldun öncesi insan eylemlerini  makule konu olan mahsus alanı haline getiriyorlar ve bu mahsus alanı üzerinden ayniyet inşa edilebiliyor.

Sosyal bilimler insan eylemlerinin objektiflik kazanmış hallerini bilme işidir. Burada en önemli husus eylemin şeyden farkı nedir sorusudur.?

Teolojik olarak Tanrı için bir ağacın anlamı olabilir ama insan için ağacın ya da atom altı evrenin bir parçası için anlam yoktur. Bunların zatından kaynaklanan bir anlamları yoktur ama biz bu anlamları yüklemekteyiz. Yani aslında anlamı insan eylemlerinde aramaktayız. Şey ile eylem arasında ki en temel fark budur. Doğa da bir anlam yok ama eylem de bir anlam var. Dolayısıyla bütün sosyal bilimler esas itibariyle o anlamı tespit etmeye çalışmaktadır. Güneşin niçin döndüğünü soramazsın ama nasıl döndüğünü sorabilirsin. Bu savaş niçin yapıldı ,nedenleri nelerdi,nasıl yapıldı,nerede yapıldı,istekler ve amaçlar neydi gibi soruları sosyal bilimlerde sorabilirsin.

Güneşin niçin döndüğünü sorduğunda bu soru sosyal bilimlerin konusu değil teolojinin konusudur.

Ahlak nesneleri hakkında yani mahsus’ları bakımından eylem alanına dahildir. Fizik alanıyla hiç ilgisi yoktur. Eylem alanına ait olmak demek hayatın içerisinde ve tarihin içerisinde olmak demektir.  Öyleyse ahlaki tüm değerleri hayatın içerisinden türeteceğiz. Tabiattan ahlak türetilmez.

Hayattan türettiğimiz bu değerler doğadan türettiğimiz bu değerler gibi objektifmidirler. Ahlaktan türettiğimiz değerler objektifmidir. Yani temel problemi ,çok sıkıntılı bir problemdir.

1960 ‘dan sonra batıda bu temel problemini kaldırmaya çalışmaktadırlar. Mesala 1860-1950 arasında yazılan metinlerin çoğu temellerle ilgilidir. Matematiğin temelleri,fiziğin temelleri vb.

1960’dan sonra temel sorunu çok gündeme gelmiyor.Çünkü temel asgari metafizik istiyor ve aksiyomatik kabuller istiyor. Bugün Batılı düşünürler,çağdaş batılı düşünürler ve özellikle de Anglo-Sakson dünya da temelsiz matematik,temelsiz ahlak kitapları yazmalarının çok önemli bir gerekçesi var.Eğer temel konulacaksa metafiziğini göstermesi gerekir. Teolojik bir temel olmuyor ,insanı aşan ve Tanrısız bir temel bulmak da mümkün değil. Bundan dolayı temellendirme sorunu yaşanmakta ve en son gelinen noktada kamusal olanın ,uzlaşımsal olanın temel olduğu kabulüne dair bir kabul vardır. son yıllarda batıda kamusal alan kavramı ahlak metinlerinde oldukça sık kullanılmaktadır.

Değerleri şu şekilde temellendirebilirsin.

1-ya tanrısal bir alan yaratacaksın kendine

2- ya insanı aşan aşkın trensandantal bir alan bulacaksın

3-ya insanın türselliğinden hareket edeceksin,insanın kognisyonu ortaktır ,ortak olarak bunları üretiyoruz diyeceksin Kant gibi.

4-ya kamusal alanı kabul edeceksin.

5-ya da daha vahşi şekilde değerler dediğimiz şey güçlülerin zayıfları kontrol etmek için uydurdukları , ya da zayıfların güçlüleri sınırlandırmak/kontrol etmek için istedikleri bir alan kabulunu dayalı çatışmacı değer yaklaşımını

Bugün batıda kamusal alan metafiziğin yerini almakta ve bundan dolayı metafizik dersleri kaldırılmaktadır.

Biz irade ile varlığı birbirine karıştırıyoruz. Tabiat şey olarak subutiyeti vardır ama idrak olarak değişir. Değişmeseydi Cin bilimi,hind bilimi ,mezopotomya bilimi gibi bilimler ortaya çıkmazdı. Aristonun biliminde ki de Tusinin biliminde ki doğanın bilgisi sürekli değişmektedir. Bugünkü doğa biliminde ki benzeşme iletişimle ilgilidir.

Bilim doğanın kendisi değil idrakidir. Bundan dolayı bilimde değişmektedir. Aynı şekilde tarihte bizden bağımsızdır. Dolayısıyla onun mevcudiyeti ve sububiyeti bizden bağımsız ama idraki bize bağlıdır. Dolayısıyla hayata bakışta idrak değiştiği gibi ahlakta değişebilir.

Dolayısıyla mevcudiyetle müdrikiyet birbirine karıştırılmamalıdır. Tanrıyı biz yaratmadık ama Tanrı idarki bize bağlıdır.

Ayn Demek;Belli bir noktadan sonra insan iradesi ve ihtiyarından bağımsız varlığa sahip olmak demektir. Ayn insan iradesinden bağımsız (doğa) ve insan iradesine bağımlı (bir kere bağımlı vücuda geldikten sonra bağımsız,istanbulun fethi fethedenlere bağımlı ama vücuda geldikten sonra bizden bağımsızdır.) Bundan dolayı tarih objektif bir alandır.

Raziden sonra insan bilginin inşasında aktifdir. Çünkü kozmik bir garantör ya da trensandantal kognitif bir güç yok. İnsan nesneyle temasa geçer,kendi akli itibariyle o hakikati elde eder ve bilgi hakikat ile itibarın sentezi olur. İnsan aktifdir pasif değil.

Sunumun hoca tarafından textleştirilmiş haline Dinî Yargılar Tekvînî mi, İtibârî mi

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s