Yazar arşivleri: ratmaca

düşüncenin çağrısı2 kitap say yayınlarından çıkmış olup 112 sayfadan müteşekkildir. Çevirmen Ahmet Aydoğan’ın enfes bir sunuş yazısının yanında Schopenhauer’in 2 ,Heidegger’in 2 ve Kant’ın 1 yazısı yer almaktadır.Elimde aynı zamanda Cogito’nun Kant üzerine hazırladığı Sonsuzluğun Sınırında adlı kapak konusuyla 41-42.sayısı var . Makaleler gerçekten çok ağır ve zihnimi bir nebze olsun dağıtsın hemde toplasın diye günün bazı saatlerinde kant bazı saatlerinde ise bu kitabı okumaktayım.Aslında bu yaptığım sadece bu dergiye özgü bir şey değil. Yeni farkettiğim ve hemen hayata geçirdiğim, aynı anda birden fazla kitabı okumanın daha verimli olduğu.
Schopenhauer ilk yazısında aslında başka yerlerde de bir kaç defa rastladığım bir görüşü dillendirmiştir. Bu görüş;düşünmek aslolandır ,okumak ise yandır,arizidir. Düşünme ameliyesi yapılamadığında okunmalıdır. Okumak yerine ya da başkalarının farklı şekillerde düşünmüş olduğu şeyleri okuyup hıfzetmek yerine kendiniz düşünün ve kendi fikirlerinizi ortaya koyabilirsin demektedir.
düşünürleri 2 gruba ayıran Shopen bunlardan birincisini kendi kendi için düşünen ,ikincisini ise başkaları için düşünenlerdir demektedir. Tarih hep kendi kendi için düşünenleri yaşatmıştır ve bunşarı ön plana çıkartmıştır. Çünkü bunlar kendi sahici sorunlarını merkeze almışlar bunlarla hemhal olmuşlardır. bugünkü akedemiadakilerin asıl sorunu kendileri için değil başkaları için düşünmeleridir. Bundan dolayıdır ki tarihcilik ve nakletmecilikten öteye geçememektedirler.

hatırlıyorum da katıldığım bir programda biraz yaşı ilerlemiş hatta emekli olmuş birisi felsefede tartışılan bir çok problemi kendi zihninde hallettiğini belirtmişti. Bilemiyoruz hallettiği sorunlar neydi ya da bizce de hallolmuş olaçakmıydı. Ama sonuçta her insanın dünyası kendisine özeldi ve eğer kendisini tatmin etmiş ve zihninde ki açmazları çözebilmişse bundan ala bir durum olamazdı. Bugün belki de bizlerin asıl meselesi budur. Binlerce metin,kitap,dergi okusak da kendi düşüncelerimiz yoktur ve kendi sorunlarımızın peşinde değilde farklı insanların sorunlarının peşinden takılıp gitmekteyizdir. Okuduğumuz o kadar metnin zihin dünyamızın gayyasına fırlatırız ama asla onlar bizim olmazlar.Yani bizi sarıp sarmalamaz,bize kendilerini sunmazlar. Birbirini tanımayan iki insanın garip bakışmaları gibidir aramızda ki bakışmalar.

Reklamlar

photo Ancak dün mekandan uğrayıp alabildiğim kitabın önsözünü mekanda ,kıssalarla ilgili ilk yazısını ise evime giderken dolmuşta okudum. Normal de önem verdiğim hiç bir metni ve kitabı dolmuş ve kafe tarzı yerlerde okuyarak okunanı değersizleştirmem. Ama bu sefer tanıdığım bir kişinin metnini en azından üstünkörü de olsa göz atmak ve neler var diye bakmak için okumaya başladım. Aslında kitabı daha önceden Süheyb Karaman’da görmüştüm.ilk basıldığı zaman mekanda elinde tutuyor ve bizim esadın kitabı çıktı diyerek sevincini gözlerinin içinde belli ediyordu.Ben o zamanlar esadla tanışmamıştım ilerleyen zamanlarda mekanda mecburen yollarımız kesişti ve tanışma fırsatı bulduk. Kitabının olduğunu söyleyince bende taleb ettim oda gönderdi sağolsun.

Bahsettiğim gibi kitabın önsözünü ve ilk yazısını okudum. okudum değil aslında hatmettim diyebilirim.Okurken aklıma gelen ilk şey gazalinin arayışlar kitabı ve descartesin metot üzerine konuşmasıydı. Tıpkı onlar gibi bir metot,bir yol,bir çıkış arayışının kaleme alınmasıydı.Zaten kendisi de önsözünde kitaptaki yazıları kitaplaşacağı bilinçiyle değil yazdığı dönemlerde ki arayışının ve yolda susuzluğunu gidermek için durduğu çeşmeden içtiği bir yudum suyun damağındaki susuzluğu ne kadar dindirdiğinin söylenmesiydi. 2006 da çıktığı uzun arayış yolculuğunda ki vardığı sonuçları bizlerle paylaşmış kitabında.

Kitabı ilk yazısından sonra bıraktım ve elimde ki metinlerden sonra okunmak üzere kaldırdım. Çünkü üzerinde ciddi ciddi durup,nefes alıp tekrar üzerine eğilinmesi gereken metinler var. En kısa sürede okumayı istediğim ve zihnimde ki bir çok perdeyi kaldırcağına inandığım bir kitap. Çünkü önsözde bahsettiği kendi hayatında yaşadığı bir çok açmazla aslında bende muzdaribim. Belki aynı yerdeyizdir.. Selamatle diyelim esad.

Son bir kaç gündür kitabı okumaya başladım nihayet.(15.07.2013) Her yazısının üzerinden belki bir kaç kez geçerek okuma diyelim buna.Ne söylemeye çalışıyorun deşilmesi ,metnin bana vermek istediklerini söküp almak,işkence bir nevi.

Aslında 300 yıldır, bu topraklarda yaşayan ve her vicdanlı insan gibi ızdıraplar içerisinde inleyen insaf ehli gibi oda sadece içinde bulunduğumuz halin sebeplerini aramış her makalesinde. Yani dinin ve modern (seküler yaşamın getirdikleri) hayatın çakışmasından doğan kocaman boşlukların irdelenmesi ve sebeplerinin ortaya konulup bu boşlukların nasıl ve niçin kapatılması gerektiğinin didiklenmesidir bir nevi.

İlk makaleler kuranda gecen kıssaların kullandığı sembolik dilin neyi çağrıştırdığının açıklanması girişimidir. yazarın da dediği gibi “İnsan azar,İlahi uyarı gelir,insan düzelmez,Allahın sopası iner” cümlesiyle özetlenebilecek helak kıssalarının illa da doğal afetler yardımıyla toplulukların yeryüzünden silinmesi olmaya bileceği toplumsal olarak da toplum olmalarının yani dağılıp tarihte bir öznelikten nesneliğe düşmüş olacakları iddiasıdır söylediği. Özellikle Süleyman kıssası üzerinden dile getirdiği sembolik okuma ve diğer kıssalar üzerinden ortaya çıkardığı okuma bugünkü bizleri de direk ilgilendiren ,yani modern dönemlerde ki toplumsal hayatları da kapsaması yada sembolik dil üzerinden toplumsal bilimlerin diliyle buluşturması açısından esaslı şeyler dillendirmektedir. Zaten bir çok makalede modern dönem filozoflarının dertlerine atıfta bulunarak bir nevi post modernitenin tanrılarıyla kuranın tanrısını buluşturmasıdır okumaları. Yani İmam Şafi’yle Heidigger

Tanrıya Yakarış

Bazı şeyler bizim elimizde olmuyor. Şartların çevrelediği yaşamlarımız yapmamamız gerekeni yaptırırken,yapmamız gerekeni de yaptırmayabiliyor. Bunlardan arta kalan tek şey ise geride kalan hüzünler,acılar,pişmanlıklar. Ne kadar sorumluyuz bunlardan. ne kadarı bizim hesabımıza düşecek bilinmez. ama bilirim ki tanrı adildir. Görmelidir yaşananları ve bana o halde yani bu elde olmayanlarla hesap sormamalıdır. belki sadece niyetlerimi sorgulamalı. Eğer ellerimizin dolu yada boş olduğuna bakarsa hiç kimsenin elinin dolu olmadığını görecektir ama doluluğa değilde temizliğine bakarsa belki bir şansımız olabilir. O incecik ellerimizin berraklığı içeriden gelenin,yansıyanın görüntüsüdür sadece.

Banasının biricik kızı,babasına annelik yaparak büyümüş, narin omuzlarında dünyanın yükünü sırtlamış,küçücük dünyasında koskocaman acılara yer vermiş fatımasıydı.Babasının son çocuğu ,erkek olması istenen ama yine kız olarak dünyaya gelen evladı. Anne ve basının en zor,en meşakkatli günlerini yaşayarak direnmeyi ve sabretmeyi öğrenmiş biriciği. o ki babasının yanından hiç ayrılmamış,hep onun izinden gitmiş aynı zamanda babası da onu yanından ve yüreğinden hiç ayırmamıştı.

kadin-fatima-fatimadir20111003123123 15.06.2013 Cumartesi kurtuba edebiyat kulubünde üzerinde konuşulacağı için aldığım ve okumaya başladı. Daha önceden üniversite yıllarında okuduğumu hatırlıyorum ama içeriğini pek anımsayamıyorum Zaten uzun süredir Şeriati okumuyordum ve bir süre daha okumayacaktım.Sırf hafta sonu programında üzerinde bir şeyler söyleyebilmek ve söylenenlere yabancı olmamak için okuyorum.Tabi bu kararımın arkasında ideolojik veya mezhepsel bir takım takıntılar aranmamalıdır. Okumama sebebim okumak için beklememdir. Daha doğrusu şeriatiyi anlayabilmek için beklemekteyim. Kitaplarında ki fikir deryasına dalabilmek boğulmadan ,özgürce bir uçtan bir uça yüzebilmek,kana kana içebilmek her satırında sunduğu abı hayatından. Yani anlayabilmek için bekliyorum,seviyesine çıkmak ve diz çökerek zihnimin önünde ki her bir perdenin birer birer kaldırmasını istemek için.

Uzun zamandır okuduğum bunca metin karşısında duygulanmamıştım.bilmiyorum belki benim kopmuş olmamdı bahsedilen konulardan,yani denizin açıklarına gitmiştim ve kaybolmuştum derya da. Artık sahil nerededir,neredir bulamaz,bulmamak kadar öylesine bir başıma kalakalmış tanımadığım yıldızlı gökyüzüne baksam da yardımcı bulamıyordum. Kimsesizdim kimsesizliğin çölünde herkes gibi. Belki bundandır satırlarında beni çeken ruh,bana sunulanlar.

Şeriati kitabına can alıcı bir soruyla başlamaktadır. Kadın “ne olmalı?”Özellikle geleneksel olmak istemeyen ama modernde olamayan kadın ne olmalı yada nasıl olmalı?
kitabın başında fatıma kabulunun kendileri için çok önemli olduğu ancak bu öneme ters bir şekilde fatıma bilgisinin yok denecek kadar az olduğunu belirtir. hatta şii kaynaklarda belirtilen fatıma anlatılarının yancı ve bilimsellikten uzak olduğu buna mukabil sunni kaynakların şii kaynaklara nazaran daha ilmi olduğunu söylemektedir. Zaten kitap içerisnde sunni kaynaklara bol bol atıflarda bulunularak bu görüşünü bir nebze hayata da geçirmiştir.

Bizim tüm dehalarımız ve büyük yeteneklerimiz ilmin en derin konularıyla meşgul olmuşlar ama halka bu ilimden sadece ve sadece gündelik yaşantının fıkhı konuları kalmıştır. alimlerimiz halkla iletişim kurmayı ,onlara dinin hakikatını anlatmayı,dini kuralların felsefesini açıklamayı ,uyanışı,bilinci,peygamber sünnetini,fikri ve itikadi temelleri anlatmayı bıraktılar bu görevleri ehliyetsiz ve sorumsuz insanların yapmasına olanak sağladılar.
Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi islamı muhammedin eylemlerini tanımamamızdır. onlara karşı bir “aşkımız” var ama “şuurumuz”yok. “muhabbet ” var ama “marifet” yok. hayat bahşeden bu dinin bize hayat bahşetmeme muammasının sırrı;halkımızın bu dine karşı imanının olması ama bilincinin bulunmamasıdır. bu bilinci vermesi gereken kimdir?
İslam toplumlarında kadın tipleri 3tür
1-gelenekselci,mukaddesatcı
2-modern ve batıcı
3-fatıma ve fatıma vari kadınlardır.

Toplumsal zamanın donuk olduğu yerlerde toplumsal değerler durağan,kuşaklar arası anlayış ve kavrayış aynıdır. babayla oğul arasında ,anneyle kız arasındaki farklılıklar çok az belki sadece günlük konularda yada ahlaki zaaflardadır.
Kadim olanın dini olanla bir tutulmuş çoğrafyanın çocuklarıyız. günümüzde dinin gelenek,geleneğinde din olarak algılanmaktadır.
eylem yöntemi yada düşünme yöntemi nübüvvetin anlaşılmayan yada gündeme gelmeyen en önemli yönüdür.
peygamberimiz cahiliye döneminde yapılan uygulamaların zahirini aynı bırakıp muhtevasını ,ruhunu,felsefesini değiştirmiştir. buna örnek olarak gusul,sünnet gibi uygulamalardır. Toplum bu uygulamalarla değiştirilmiş ama kurumlar aynı kalmıştır.

islamın en büyük özelliklerinden birisi kaçınılmaz ve somut toplumsal gerçeklikleri kabul etmesi ve varlıklarını itiraf etmesidir. idealist ekollerde her şey olması gereken ve yüce düşünceler üzerine temellendirilir. Bu yüce idealler ve düşüncelerle uyuşmayan her şey reddedilir. şiddet,intikam,cinsellik,haz ,mal sevgisi “var olan” birer gerçektir.
realistlerde ise her şey sadece var oldukları (reel) gerekçesiyle kabul edilir.
toplumlarda kadına bakışın temel sebebi islamın getirisi değil toplumların islam öncesi dönemlerdeki kadın bakışının gelenek,töre,anane şeklinde devam etmesidir.

ekonomik özgürlük ,toplumsal ve ruhsal özgürlükler,akli olgunluk,mantığın duygulara ve gerçekciliğin hakikata galip gelmesi;kadına bireyi kendi içinde eriten toplumsal ruh yerine bireyselliği ve özgürlüğü bahşetmiştir. toplumsal ve ekonomik bağımsızlık ,insanların birbirine olan ihitiyacını da ortadan kaldırmıştır.
seks aşkın yerini almıştır ve orta çağın “maşuk kölesi” olan kadın ,modern çağın “özgür kölesine ” dönüşmüştür.

bir toplum “üretim ve tüketim”,”tüketim ve üretim” esasına dayanıyorsa ,insanların aklı para dışında bir şeye çalışmıyorsa ,kadın gizem dolu bir varlık,pak duyguların muhatabı,anne,eş ,dost ,ilham kaynağı ve erkeğine sadakat timsali değil,cazibesi ölçüsünde alınıp satılan ekonomik bir meta konumundadır.

Kadın hassas,duygusal yapısıyla özellikle “doğuda ” sözde modern medeniyetin yani tüketim kültürünün tezahürlerinden daha çabuk ve daha çok etkilenir. özellikle bu kültürün göze hitabeden tarafıyla muhatap oldukça etkilenmesi daha çabuk ve kolay olur.
Zulmun iki suçlusu vardır

-Zulmeden zalim
-Zulme rıza gösteren mazlum.
Zulüm ;zalimin çekici ve mazlumun örsü ile şekil alan bir demir parçasıdır.
7 yy. da bizi yenen cengiz değildi 5 ve 6. yy. lar da kendimizi yenilgiye hazır hale getirdik.

Kitabı gün itibariyle bitirdim. nihayetin de kitap hakkında söylenecek son şeyleri şöylece özetleyebilirim.
Şeriati içinde bulunduğu şii dünya içerisinde şiiliğin bakışını islam tarihi üzerine yansıtmıştır. kitap okunurken özellikle hz ebubekirin seçimi,peygamberin ölümü ve son yıllarında yaşanan olaylarla ilgili verilen tarihsel bilgiye dikkat edilmeli ve seçici bir gözle olaylara bakılmalıdır.
Hz fatımayı kalemiyle yazınsal resmetmesi ve günümüz kadınlarına model olarak ön plana çıkarması takdire şayandır. Kitapta da özellikle belirtildiği gibi geleneksellikle modernlik arasında yani yaşantısını gelenekle kurgulamış ama zihni kodlarını modernlikle kodlayarak arada kalmış bayanlara bir çıkış sunma girişiminde bulunması ,en azından böyle bir sorunun varlığını kabul etmiş olması önemlidir. Özellikle günümüz islam çoğrafyaların da tüketim kültürü kadınlar üzerinden topluma angaje hale getirilmekte, buradan açılan yarıkla toplumun tüm damarlarına kadar metalaştırıcı ve sıradanlaştırıcı modern bakış yedirilmektedir.

Şeriati okumak en azından bana ayrı bir keyif vermiştir her zaman. bu kitabında bunu daha bir özel hissettim. Uzun zamandır gözlerim dola dola bir kitap okudum ve ruh dünyamı depreştirdiği gibi zihin dünyamda da nice perdelerin kalkmasına ya da yeni yeni sorunlar edinmemi “o sorunlar ki her biri beni peşinden bir gün koşturacaktırlar” sağladılar. Onu okurken bir anda kendinizi Deskartesin dizinin dibinde bulurken birden hafızın sofrasında karnınızı doyururken bulursunuz. Yemekten sadece 1 kaşık aldırır size,ikinci kaşığı almaya kalktığınızda günümüzün müslüman toplumlarının toplumsal bir sorununu tartışırken bulursunuz kendinizi. Yani zihninizi hiç bir zaman bir problem etrafında döndürmez. o bir problemin ana damarına değinir başka bir probleme geçererek problemler arsında gezindiğinizi hissedersiniz ama aslında hepsinde ki ortak noktaları seirmlediğinde nasılda yukarılardan baktığını,nerelerden nerelere gelebilecek entellektüel bir kapasitesinin olduğnun görürsünüz. Belki bizim memleketimiz de bunu karşılayacak bir cemil meriç vardır. Zaten türkiyede ali şeriati ismini ilk zikreden de odur. O farketmiştir o yıldızı. uzaktan ışıklarını görmüştür ve bir kapı aralamıştır bize ona ulaşmamız için.

Başaklar ve Ayrık Otları-Tage Lindbom

photo 2000 yılında Trabzonda aldığım kitap İnsan Yayınları tarafından basılmış ve 175 sayfadan oluşmaktadır. Üniversite yıllarında aldığım ve okuduğum kitaplardan birisidir. Şu an geçmişe baktığımda bugün zihnimde bıraktığı etki o günle kıyaslanamayacak kadar fazladır. 2 ay kadar önce SETA vakfında Çağdaş Batı Düşüncesi seminerine paralel okuduğum kitap zihnimde bir çok şeyin hiçde bahsedildiği gibi olmadığını en azından gösterilemeye çalışıldığının haricinde farklı bakışlarında olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Kitabın ismi İncilde geçen bir hikayeye atıftır.Hikayede tarlalar da (ekinlerin) içerisinde yetişen ayrık otlarının (ayrık otları sulak yerlerde yetişir. sanırım çevirmen çiftçilik kültürüne yabancı olduğundan böyle bir çeviri yapmış) temizlenip hasatın daha verimli geçmesi anlatılmaktadır. Buradan günümüze anoloji yaptığımızda modern kültürün aslında kutsal kültürün içerisnde yetişen ayrık otları mesabesinde olduğu belirtilmeye çalışılmaktadır.

Ciddi bir modernizm ve modern yaşam eleştirinin her satırında hissedilir olduğu kitap ,bugün kü kurgulanan yaşam biçiminin felsefi temellerinin nerelrde ne tür handikaplar taşıdığı bu handikapların insanlığı getirdiği uçurumun gösterilmesi bağlamında okunması gereken ender metinlerden birisidir.

Aslında kutsalın yıkılmasının ya da Nichenin deyimiyle “Tanrının ölümü” hiç de sanıldığı kadar insan krallığının huzur ve mutluluk getirmediği,tanrı krallığının yerine bazı kişi grup ve zümrelerin egemenliğini vede insan nefsinin (id) nasıl tanrılaştığının bir hikayesidir.

1789 Fransız ihtilalinin şu üç şeyi deklare etmekteydi.
1-özgürlük:İnsan artık kendini çevreleyip kuşatan doğadan ve kilisenin baskısından kurtulmuştur. Baqcon’un açtığı yolda yürüyerek doğanın hükmedilmesi gereken konuma indirgenmesi ameliyesi nihayete erdirilmiş ve tabiata ait her şey mekanikselleştirilerek tahmin edilebilir ve dolayısıyla müdahale edilebilir olmuştur.
2-İktidar Arzusu: Tanrı yeryüzünden çıkarıldığı için oluşan boşluğa insan oturmuştur. Meşruiyet Tanrıdan değil toplumsal sözleşmelerden gelmektedir. Yani yönetim Tanrısal bir mahiyette değil doğal bir hal almıştır. Ve dolayısıyla her insan teki bu güce erişebilir hale gelmiştir.
3-Açgözlülük:Özgürleşerek rasyonel olarak yaşayan insanı yönlendiren temel saik kendi ihtiyaçları kendi menfaatleridir. Kendisini sınırlayan bir çerçeve kalmadığında sınırsız ihtiyaçlar ve bunların sonucu her şeyin mübahlaşması olmuştur.
Avrupa düsturu artık “Yaşamak bir zevktir” dir. Zevke indirgenmiş bir yaşam algısı. Bu algı artık geçmişi geride bırakıp geleceğe bakacaktır. Çünkü “altın çağ geçmişte değil gelecektedir.”
2. dünya savaşı sonrası insanlığın hasat zamanıdır. çünü insanlık bir uçurumun eşiğindedir ve ayrık otları başaklardan temizlenmelidir.
Tarih olmadan varlığa anlam ifade etmek denemeden öteye gitmeyecektir.
insan kendini çevreleyen dünyaya iki şekilde üstünlük kurar.
a- ölümsüz bir ruhla
b-muhakeme yeteneğine sahip ,ölümlü vucuduyla yani ratioyla

Yasak meyve insana “akıl kazanabilmesinden” dolayı cazip geliyordu. Bu meyveyle kuvveler fiile çıkarılabiliyordu. Bu meyve yendiğinde iyi ve kötünün bilgisine ulaşılabilecek ve tanrılar gibi olacaksın deniliyordu.

Hubutun en önemli yönü insan gücünün ilan edilmesidir. yeryüzü teslim alınmalıydı.insan “tanrılar gibi olmak” istiyorsa üstün gücüyle bağımsız bir hükümran olmak zorundadır ve bu üstün güce götüren yol profan bilgiden,insanın duyumsal ve zihni fakülteleri öncülüğünde elde ettiği bilgiden geçmekteydi.

yasak meyveyi yedikten sonra insan korku ve suçluluk duymasının yanında şeytanın kendisine söz verdiği iyi ve kötüyü bilmeyede sahip olmuştur.

temelde yasak meyvenin yenme sebebi insanın tanrılar gibi olma isteğidir ve bu istek günaha düşürmüş bu günahta en büyük günah olan nefsi kibr ile muhatap olmuştur.

nefis kibrinin diğer tüm günahlardan en başında gelmesi tesadüf değildir. kutsal buyruğun kendisine karşı doğrudan bir başkaldırı olduğundan günah piramidinin en tepesindedir.

sekülerleşme bir negatif ifade bir unutma olmaktan başka üstün adalet olmaksızın ,yargısız,hamiyetten ve affetmekten yoksun bağımsız bir insan varlığını örgütleme teşebbüsüdür.

seküler insan iddiasının aksine ütopik bir varlıktır. dünyevi varlığa ilişkin kötümserlik yada iyimserliğine rağmen ve kendisini bir realist veya idealist olarak tanımlamasına rağmen seküler insanın tüm düşünce dünyası,varlık çelişkilerinin izin vereceğini umduğu bir düzeni yapıp bitirme yada kurma ile meşguldür.

İyiyi kötüden ,doğruyu yanlıştan ayıracak üstün bir ilke varmıdır? Seküler dünyada doğru yanlış vardır ama görecelidir. Kimse kendi doğrusunu hakikat olarak dayatamaz. Bu manada sekülerlik hakikatın parçalanmasıdır. Sekülerizmin temel iddiası insanın nihayetsiz egemenliği ve dolayısıyla hiç bir dış  gücün(Tanrı) dayatmada bulunmamasıdır. Neyin doğru ,neyin hak ve neyin iyi olduğunu belirleyecek olan insanın duyum organlarının dile getirilmesidir. Yani insan kendi menfaatleri doğrultusunda iyinin ne olduğunu tespit edebilir.

Hakikatın dayandığı aşkın yaratıcı reddedildiği zaman hakikatı bu dünyada aramaktan başka bir seçenek kalmayacaktır.

Seküler insan hakikatın varlık öncesi olduğunu bilmesine rağmen hakikatı profan bilim sayesinde uzun araştırmalar zinciriyle elde etme peşindedir.

Modern insan için hakikat arayışı bir “eşya”  meselesine iner. Böylece insan ampirik olarak metaryal toplama,onları sınıflandırma ve bu sınıflandırılan metaryallerin yapısal analiziyle şüpheden uzak ve çelişkisiz olacak şeylere varacağına inanır.

Sekülerleşme kaostan çok korkar.

İnsanlar olarak biz, her şeyin her şeye  karşı savaş halinde olması tercihi ile örgütlenmiş ve kurumsallaşmış bir bencillik arasında tercih yapmak zorundayız diyen Hobbes seküler insanın durumunu çok iyi özetlemiştir.

Francis Bacon: Bilgi güçtür, “insan bilgisi ve insan gücü aynı yerde bulunur. ” İnsan yeryüzünün hükümdarı olmak istiyorsa onu bu iktidar pozisyonuna götürecek en mükemmel yolun adı bilgidir diyerek bilgiyi merkeze alan ve bu bilgi üzerinden iktidar oluşturan bir sistem inşa ediyordu. Bilgi insanın emrine verilmiş olmaktan çok insan tanrıdan çalarak türdeşini hizaya getirmenin peşindeydi.

iktidar arzusu ,kaos korkusuna karşı profan insanın hanesine eklenebilecek üçüncü motiftir.

Aşkın gerçeklik bilinci hayattan ve insanla temastan azad olundukça yerini başka şeyler dolduramaz. Bu başka şeyler aşkınla irtibatı sağlayamadığından insan kendini boş bir uzayda gibi hisseder. bundandır modern insanın yalnızlık ve hiçlik hissiyle muzdarip olması. Hayatını saran hızdan azade olduğunda ,yani durduğunda durakladığında ,nefeslenme istediğimizde duyumsarız bu hissi. Belkide bugünkü hayatın bu kadar hızlı akması bu hissi duyumsamayalım diyedir.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor

canlar_kiminicincaliyor[1] Yazmayacaktım kitapla yaşadığım macerayı. kalbime gömecektim ve kimseciklere söylemeyecektim. Sessiz sedasız mezarına gömüp unutulmayı bekleyen anılar denizine atacaktım. Ama bugün bir internet sitesinde reklamını gördüğümde dayanamadım. kalbim zihnimi her zamanki gibi alt etti ve beni yazmaya zorladı. Ne yapsın fakr zihin. gelen emre sadece boyun eğdi ve yerine getiriyor. Evet baştan söyleyeyim hiç beğenmedim. Ne konusunu ne üslubunu. Ne bileyim şöyle bir hesse tadı yada safa tadı bulurum belki desemde hiç yanlarına yaklaşmamış hemingway. nasıl oluyor da alıyor bunlar bu bobel ödülerini anlamıyorum. yada sahiden mi alıyorlar yoksa başka şeyler mi var işin içinde. her neyse.

kitabı ilk elime aldığımda yukarıdaki düşüncelere sahiptim. Yılmadan peşinden gittim her satırın. Belki kendini bana acar umuduyla. nisbeten de ilk sayfalarda ki konusuzluk ilerleyen sayfalarda kendini alttan alta insan sorunu yada ideolojilerin ürettiği ruh dünyası sorununa getiriyor. yazarın yazın dilini çok yavan ve sıkıcı bulsam da işlediği konu önemli. ispanya iç savaşında yaşanmış bulanımları,insanların geçirdiği ruhsal çözülmeleri, bunaltı ve sıkıntıları anlatması acısından önemli.
her şeyin onlar ve biz penceresinden göründüğü bir ortamda sizin kimliğinizin ve isteklerinizin hatta beklentilerinizin ,ümitlerinizin bir önemi yoktur artık .sadece onların olmaması üzerinedir tüm dünyamız. Böyle bir dünya ne kadar yaşanacak bir yerdir bilinmez. ama bilinen bir şey var sa oda insan olmanın getirdiği yükümlülükler hiç bir zaman kaybolmaz. Sevgi mesela.

Bir savaş ortasında,ailesi öldürülmüş bir başına kalmış ama yaşamaya tutunmasını sağlayacak bedensel ve zihinsel hiç bir yeterliliği olmayan bir kız çocuğu olarak bulunmuş maria alınır beraberinde dağlara götürülür. Orada yani cumhuriyet taraftarlarının kampında

Senden Fazlası

Senden Fazlası
Seni beklerken kuşları sevdim
Bir çocuğun başını okşadım

suskunluğun ahvaline şerh düşerek geçti ömrüm
öğrendiğim bütün şarkıları unuttum
sahih bir kelime bulmak için
yeniden okudum hatıratını aşkın
yusufun kuyusuna
ibrahimin ateşine
taifin en yalnız kuytularına baktım
Senden fazlasıymış aradığım
Anladım.