Yazar arşivleri: rustuatmaca

Sözlü ve Yazılı Kültür

indir                         Kimde veya nerede olduğunu hatırlamadığım bu kitabı edindikten az bir süre sonra okudum. En son cümlem çok güzel bir çalışma. Gerçekten yazılı metinlerin içerisine boğulmuş bizlere aslında tarihte yazınnın ve bunlara bağlı türevlerin hep böyle olmadığını anlatmakta.

Homo Sapiens’in yer yüzünde ki takribi en erken kaydı MÖ 50-70 bin aralığıdır. Bundan öncesiyle ilgili de epeyce uzun bir geçmişi olduğu bilinmesine rağmen bahsi geçen tarihlerde şu an sebebi bilinmeyen bir şekilde sapiensler bilişsel devrim geçirdiler. Söylenen bu devrimin en temel argümanı dilin oluşmasıdır. Tabi bugün bir toplumda kayıtlı doğan bizler için dil oldukça basit bir şey gibi algılanmaktadır. Ancak düşündükçe hiç de öyle olmadığı ortaya çıkamaktadır. MÖ 3000-3500 aralığında Sümerler yazıyı keşfedene kadar Sapiensler yazısız bir dünyada dille iletişim sağladıkları gibi bilgi,kültür ve dönemin tüm birikimini sözlü olarak (yazısız olarak) hem dönemlerindekilere hemde ard dönemlerindekilere aktarmışlardır. Bu kadar uzun yılların getirdiği belli tecrübelerin yansıması halen bugün hayatlarımızda varlığını devam ettirmektedir.

Yazının olmadığı bir ortamda mesajlar,bilgiler kitabi veya mota mod aktarılması mümkün değildir. Çünkü insan hafızası bu metinsel tabanlı bilgiyi hafzalamakta o kadarda mahir değildir. Zaten bu dönemin temel argümanı da zihin yerine hafızadır. Bunu ilk dönem düşünce eserlerinde hatta orta çağlara kadar görmek mümkündür. Örneğin Agustinus “İtiraflar” adlı otobiyografisinde hafızaya özel bir önem vermiştir. Sözlü kültürlerde dilin temel yapı taşı konuşma ( ses) dir. Konuşma kulağa hitap eder ve bir kelime var olurken yok olur aynı zamanda. “Varlık” kelimesinde “lık” derken “var” yok olur. Kelimeler zaman çizgisinde döndürülemez bir şekilde akarlar ve süreklidirler. Yani siz bir konuşma anında kelimeyi başa alıp tekrar edemezsiniz.aynı şekilde konuşmayı dondurup daha sonra tekrar başlatamazsınız. O anda aklınızda ne kaldıysa odur size kalan. Tabi konuşmayla aramıza zaman girdikçe akılda kalanlarda aslında sorgulanmaya muhtaç hale gelmektedirler.

Sözlü kültür veri aktarımını kalıp cümleler,deyimler gibi bilişsel değeri yüksek argümanlarla başarmaya çalışmıştır. Tabi bu şekilde sınırlılıkla ne kadar veri aktarılabilirse o kadarda veri aktarılmıştır. Bu yüzden İlyada ,Odysseiz kültleri şiirseldir. Hatta dikkat edilirse presokratik dönemin erken dönemlerinden kalan fragmanlarda hep şiirseldir. Yapılan incelemelerde İlyada ve Odysseiz de kalıp cümle yapısı kullanıldığı ve bu eserlerin tek şahıs elinden değilde halk arasında (ozanlar) dolaşan bilginin metne geçirilmesinden oluştuğu anlaşılmıştır.

Sözlü kültürde yaşayan kişiler pek çok şey öğrenmişlerdir ancak inceleme (analiz) yapamamışlardır. Çünkü parçalarına ayırıp inceleme işlemi için asgari şart yazıdır. Antik Yunanda felsefe /yorumlama ,teori geliştirmenin ortaya çıkma sebebi kendi dönemlerine kadar bütün alfabelerin sadece sessiz harflerden oluşurken kendileri sesli harfleri alfabelerine dahil etmeleri dolayısıyla kavramları pek çok nesneye tekabül edecek  şekilde işleme olanağına kavuşmuş olmalarıdır. Okuma yazmanın olmadığı bir yerde bilim,felsefe,tarih ,yazılı edebiyat gibi alanların ortaya çıkması mümkün değildir.

Bu kültürlerde öğrenilenin unutulmaması için sürekli tekrar gereklidir. Hatta o toplumlarda bilgiye sahip insanlar hep baş tacı edilmiştir. Şaman,büyücü,rahip gibi tüm sınıflar aslında bilginin özel türleriyle ilişkilenirken halkın arasındaki kişilerde bilge olarak anılmış ve hürmet görmüşlerdir.

MÖ 300-400lerde bilgi artık hafızalarda depolanan ve buradan kullanılır olmaktan çıkarak yazılı metinlere kaydolmuş daha doğrusu bilgi saklama için yazılı metinlerin ağırlığı artmaya başladığında zihne çok daha soyut ve özgün düşünme yeteneği açılmıştır.

Yazar tarihi üç döneme ayırarak incelemektedir. İlk dönem sözlü kültür,ikinci dönem yazılı dönem ve üçüncü dönem ise ikinci sözlü kültürdür. Yazar matbanın bir kırılma yarattığını ve bugün ise elektronik ve tv teknolojileriyle birlikte aslında ikinci sözlü kültür dönemini yaşanmaya başladığını söylüyor. Burada  dikkat edilmesi gereken husus sözlü kültür anlaşılmadan yazılı kültür anlaşılamayacağı gibi yazılı kültür anlaşılmadan da ikinci sözlü kültürün anlaşılamayacağıdır.

 

Fortigate Vlanlara İp Dağıtmak

vlan

Yukarıda ki gibi bir topolojimizin olduğunu varsayarsak FW’yi DHCP olarak configüre edip Vlanlarımıza ip dağıtmak için hem Core Swicth üzerinde hemde FW üzerinde aşağıdaki gibi ayar yapılması gerekmektedir.

Burada Fw ile Core sw arasında vlan 254 oluşturulmuş ve D20 portu vlan 254’e untag edilmiştir.
firewall

 

 

sistemde bulunan ve ip dağıtmak istediğimiz diğer tüm vlanlara D20 portu tag komutuyla taglanmalıdır.

vlan-10

 

 

 

Sw üzerinde ki ayarlar bittikten sonra Fw üzerinde ki ayarlara geçebiliriz.

interface

Fortigate üzerinde Network-Interfaces yolunda Create New-Interface denilir.

vlan_

1-İnterface Name: Buraya vlan için vereceğiniz bir isim girişi yapınız.
2-Type:buradan vlan seçiyoruz.
3-Interface:Vlanı fw’nin hangi portu için tanımladığımızı seçiyoruz.
4-Vlan ID: bu kısım hangi vlanı oluşturduğumuzu belirtmek için kullandığımız alandır.
5-Addresing Mode: Vlan’ın ip adresini nasıl alacağınız seçiyruz.
6-IP/Network Mask:Vlan FW bacağına atadığımız ip adresidir.
7-DHCP Server:Enable tikleyerek dhcp serverı aktifleştiriyoruz.
8-DHCP ip başlangıç ve bitiş adreslerini tanımlıyoruz.
9-Netmask:dhcpden atanan ip adreslerinin netmasklarını tanımlıyoruz.
10-Default Gateway:dhcpden atanan ip adreslerinin gateway adreslerini tanımlıyoruz.
11-Dns Server:dhcpden tanımlanan ip adreslerinin dns adreslerini tanımlıyoruz.

Advanced…alanından da

advenced

kiralama sürelerini ve mac-ip eşleştirmelerini yapabiliriz.Böylece bir vlan için yaptığımız ayarı diğer vlanlar içinde yaparak Fw mizi vlanlar için dhcp olarak ayarlamış olduk. Pc mizin ip ayarlarına baktığımızda Fw üzerindeki dhcpden ip aldığını görmüş oluruz.

dhcp_1

mantik

Sadık Türker hocanın iki kavram arasında ki mantıksal ilişkilere dair şemanın güzel bir örneklemesine Teo Grünberg’in Nominalizm makalesinin başında rastladım. Metin şöyleydi.

NOMİNALİZ M
Dr. TEO GRÜNBERG
1. Nominalizmin Tanımlanması
Nominalizm
(1) Neler vardır?
sorusuyla dile getirebileceğimiz genel varlık problemi için şimdiye kadar öne sürülmüş olan görüşlerden biridir. Bilindiği gibi, bütün nesneleri “somut nesneler” ve (eğer varsa) “soyut nesneler” olmak üzere iki geniş sınıfa ayırabiliriz. İşte “nominalist” görüş,
(2) Soyut nesneler yoktur, yalnız somut nesneler vardır veya başka bir deyimle,
(3) Bütün (varolan) nesneler somuttur, hiçbir nesne soyut değildir
gibi bir iddia ile karşımıza çıkar.Öte yandan, nominalizmi kabul etmeyenlerin savundukları görüş,
(2) veya (3) ün karşıtı olan,
(4) Somut nesneler yoktur, yalnız soyut nesneler vardır
veya
(5) Bütün (varolan) nesneler soyuttur, hiçbir nesne somut değildir biçiminde olmayıp (2) veya (3) ün çelişiği olan,
(6) a Yalnız somut nesneler değil, soyut nesneler de vardır veya
(6) b Bazı (varolan) nesneler somut değildir, bazı nesneler soyuttur
gibi bir iddiadan ibarettir.

Mahlas ve Müstear

Günümüzde ‘takma ad’ olarak da bilinen ‘müstear’, sebebi ne olursa olsun asıl adını gizlemek isteyen sanatkarların bile/isteye iğreti olarak kullandıkları bir isimdir. ‘Lâedrî’ ise, sanatkarı hatırlanmayan edebi eserlerin,umumiyetle de kaili bilinmeyen beyit ve mısraların altına konulan “söyleyenini bilmiyorum” anlamında bir müstensih kaydıdır.

Divan ve halk şarileri, rüşdlerini isbat etmeye başladıkları andan itibaren bir mahlas alırlar. Bu, gelenek icabıdır. Alınan mahlas ‘takma ad’ değildir. Şairin ismine izafe edilen bir sıfattır.

Divan şairi, mahlasını ‘taç’ beyit içerisinde; halk şairi ise ‘mühür beyti’ veya ‘kara beyti’ içinde zikreder. Divan şairinin adını veya mahlasını zikrettiği beyit kasidede ‘taç beyit’,gazelde ise ‘mahlas beyti’ veya ‘mahlashane’dir.

Fen Nedir? İlim Nedir ?

Bilim/ilim ve fen nedir ve aralarında nasıl bir fark vardır ? Osmanlı dönemi düşünürlerinden Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) bu farkların ne olduğu ve kavramların nerede nasıl kullanılacağıyla ilgili aşağıdaki bilgileri vermektedir.

“Büyük Petro’nun dünyayı fethettiğini bilmek” ile “iki kere ikinin dört ettiğini bilmek” arasında ki fark şöyledir. ilki hakkında farklı görüşler ortaya atılabilirken ikinci önerme hakkında farklı bir görüş ortaya atılamaz.Yani ikinci önerme farklı türlü ortaya konulamaz. Bazı bilgilerin farklı olduğunu bilmek ile bir bilginin farklı olamayacağını bilmek önemli bir ayrımdır. İlk önerme türlerine ilim denirken ikinci önerme türlerine fen denmektedir. Yani fen bilgisinin başka türlüsü mümkün değildir. Fen aslında bilmek olduğundan ilim çatısının altında yer alır ve kanun,akide temelinde otururken ,ilimde kanun ve akide aranmaz. Hendese fen olarak kabul edilirken,şiir fen değildir. Fen bilgisinde, bir şey hakkında verilen hükümler değişmediğinden, fenler ilimlerden daha güçlüdürler.

Sorun Nedir ?

Klasik dönemde husule gelmiş ve o dönemin bilimsel anlayış ve değerleriyle yoğrulmuş olan kültürümüzü oluşturan unsurlardan hareketle, evrensel geçerliliği olan değerlerin yakalanıp, onların çağdaş şartlar karşısındaki durumlarını irdelemek ‘Sorun Nedir’ adlı kitabın asıl meselesidir. Kitapta her bir bölümde ele alınan soru/n-lar bugün için İslam medeniyetinin varisleri olan her birimiz için hayati ehemmiyettedir ve bir kenara bırakıp yönümüzü/yüzümüzü dönebileceğimiz soru/n-lar değildir. Çünkü bu sorunlar gündelik yaşantılarımızdan tutun da manevi/tinsel yaşantılarımıza kadar her katmanımızı sarıp sarmalamış ve artık bir varoluş meselesi haline gelmişlerdir.
Kitap dört bölümden oluşmaktadır:
*Soru-Sorun-Mesele
*Dirim Gerçekliği Sorunu
*Aşkın Hakikat Sorunu
*Tarih Gerçekliği Sorunu

Birinci ve ikinci bölümlerde kavramsal bir şema çıkarılmış ve bu kavramlardan hareket edilerek üçüncü ve dördüncü bölümlerde de iddialar/fikirler ortaya konulmuştur. Bu bağlamda öncelikle birinci bölümde “soru, sorun, mesele” gibi kavramların ne olduğu ve bunların toplumların hayatında ve düşünce dünyasında neye karşılık geldiği ortaya konulurken, ikinci bölümde ise “Dirim Gerçekliği Sorunu” üst başlığı altında bugünün tartışılan temel meselelerinden biri olan “Canlılık, Evrim ve Tarih, Beşerden İnsana ve İnsan-Oluş” gibi konulara/sorunlara bakış konusunda temel bir perspektif sunulmuştur. Böylece bu iki bölümde ortaya konulan bakış açısı ve kavramsal perspektifle felsefe tarihinin ve günümüz düşünce dünyasının temel meseleleri ele alınmıştır. Bu bölümler anlaşılmadan ve yerine oturtulmadan Teoman hocanın iddia ve çözümleri yerini bulamayacaktır.
Üçüncü bölümde ‘Aşkın Hakikat Sorunu’ başlığı altında irdelenen konular felsefe tarihinden hareketle temel düşünsel kavramların ve fikirlerin tahlilidir. Örnekleyecek olursak bu bölümde irdelenen konulardan birisi aklın sınırının ne olduğudur. Aklın sınırlarının tespit edilmesi suretiyle aklın kullanılması ile nerelere uzanabileceğimiz ve bu kullanımda da hangi yöntem ve usullerle hareket edeceğimiz anlatılmış, aynı şekilde aklın beşer-insan-kimlik-kişilik gibi insan varlığının katmanlarının oluşumunda gördüğü işlevler ve bu kavramlar arasındaki ilişkiler ağı ortaya konulmuştur.
Dördüncü bölümde genel hatlarıyla ‘Avrupa Medeniyetinin Oluşumu” ve “Türk Tarihinin Gelişimi” çeşitli sahaların verileri ayrıntılı bir şekilde irdelenerek ortaya konulmuştur.
Her bir bölümle ilgili temel meselelerin muhtasarı (özeti) şöyledir.

Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Alman İdeolojisi-Marx&Engels

Tarihin bir anlam, bir hedef ,gaye uğruna yürümediği ,zannedilenin aksine ekonomik,siyasal,bilimsel bir çok ( her ne kadar kitapta sadece ekonomik boyut gündeme getirilse de) farklı etkenlerin bir bileşkesi olarak ortaya çıktığını söylemektedir. Neden Marx böyle bir söylemi dillendirmiştir. Aslında kitapta da özellikle belirtildiği gibi bir dönemde ortaya konulan söylem/düşünce/felsefi görüşler o tarihteki yaşantıdan,sorunlardan bağımsız değildir. Eğer siz dönemi bilmezseniz söylenen görüşlerle ilgili sadece lafzi düzeyde tasdik ortaya koyarsınız. Ancak sorunun ne olduğunu bildiğinizde bu sorunu çözmek için neler söylendiğini ve bu söylenenlerin nasıl çözümler yarattığını anlayarak ve dolayısıyla meseleyle idrak düzeyinde hemhal olmuş oluruz. Avrupa ortaçağdan kopuşla birlikte yepyeni bir bakışla evren,insan,tanrı yorumlanmaya başlanmıştı. Tarih sahnesine geç giren her milletin bela olduğu gibi Almanlarda bu serencam da geç yer almış ve ilkeyi bir daha teyit edercesine bela olmuşlardır. aydınlanmayı sekülerleştiren fransızlardan bayrağı devralan ingilizlerden farklı olarak tinsel bir felsefe çizgisi takip etmişlerdir. Bu çizgiyi en iyi Hegel’de görmekteyiz.
Hegel’in ortaya koyduğu tarih ve insan felsefesi temelde insan üstü bir gücün tarih sahnesinde ki oyununun resmedilmesidir. Biz insan oğlu olarak bu sahnede sadece birer figürüzdür. Aslında Bu görüş Aristo’nun (Yunan felsefesinin trajik insan modeli) nin değiştirilmiş bir halinden başka bir şey değildir. Ancak insan soyut düşüncenin bir varlığımıdır ya da kimliklerimiz ve kişiliklerimiz var olan yaşantılarımızdan bağımsızmıdır. İşte tam da bu sorunun cevabını Marx vermektedir. İnsan soyut,yaşamın dışından bir varlık (kişilik ,kimlik) değil tam da yaşamın içinde şekillenen bir varlıktır. Yani dinlerin ve o döneme kadar var olan özellikle Alman felsefecilerin ortaya koyduğu gibi spekülasyon temelli bir varlık hiç değildir. Marx için insan yaşadığı toplumun,dönem,çağın içinde özellikle ekonomik ilişkilerin şekillendirdiği hatta bırakın insanı tüm soyut ve somut yönetim organizasyonları ve toplumsal yapıların bile bu çerçevenin içinde şekillendiği bir varlıktır.
Aslında temelde insan doğasının neliğinin nasıl şekillendiği noktasında göklerdeki cevapları artık yeryüzünde aranması gayreti ve bundan dolayı da toplumsal ilişkiler ve bu ilişkiler ağının ortaya çıkmasında ki etkenlerin tahlil edilmesi yolunun önü bu şekilde açılmıştır.

Artık insan yeryüzünün bir varlığıdır. Kimileri bunu ilahi bağının koparılması olarak görse de insan varlığa geldiği andan itibaren ilahi alanın değil fani alanın bir varlığıdır ve bu dünyanın şekillendirip sarmaladığı bir şeydir.

Bu alanda ki yani klasik dönemin kabullerinin sarsıldığı diğer bir alan ise Freud ile akıl/bilinç üzerinde yapılmıştır. Dış çevrede olduğu gibi eylemlerimiz de aslında aklımızla bilerek,isteyerek yaptığımız haller değildir demiştir Freud. Geçmişimizin tüm tozu ,piri pisliğinin içinde bazen istemeden, bilinçsizce eyleriz.