Kategori arşivi: Kitap Tahlilleri

Sözlü ve Yazılı Kültür

indir                         Kimde veya nerede olduğunu hatırlamadığım bu kitabı edindikten az bir süre sonra okudum. En son cümlem çok güzel bir çalışma. Gerçekten yazılı metinlerin içerisine boğulmuş bizlere aslında tarihte yazınnın ve bunlara bağlı türevlerin hep böyle olmadığını anlatmakta.

Homo Sapiens’in yer yüzünde ki takribi en erken kaydı MÖ 50-70 bin aralığıdır. Bundan öncesiyle ilgili de epeyce uzun bir geçmişi olduğu bilinmesine rağmen bahsi geçen tarihlerde şu an sebebi bilinmeyen bir şekilde sapiensler bilişsel devrim geçirdiler. Söylenen bu devrimin en temel argümanı dilin oluşmasıdır. Tabi bugün bir toplumda kayıtlı doğan bizler için dil oldukça basit bir şey gibi algılanmaktadır. Ancak düşündükçe hiç de öyle olmadığı ortaya çıkamaktadır. MÖ 3000-3500 aralığında Sümerler yazıyı keşfedene kadar Sapiensler yazısız bir dünyada dille iletişim sağladıkları gibi bilgi,kültür ve dönemin tüm birikimini sözlü olarak (yazısız olarak) hem dönemlerindekilere hemde ard dönemlerindekilere aktarmışlardır. Bu kadar uzun yılların getirdiği belli tecrübelerin yansıması halen bugün hayatlarımızda varlığını devam ettirmektedir.

Yazının olmadığı bir ortamda mesajlar,bilgiler kitabi veya mota mod aktarılması mümkün değildir. Çünkü insan hafızası bu metinsel tabanlı bilgiyi hafzalamakta o kadarda mahir değildir. Zaten bu dönemin temel argümanı da zihin yerine hafızadır. Bunu ilk dönem düşünce eserlerinde hatta orta çağlara kadar görmek mümkündür. Örneğin Agustinus “İtiraflar” adlı otobiyografisinde hafızaya özel bir önem vermiştir. Sözlü kültürlerde dilin temel yapı taşı konuşma ( ses) dir. Konuşma kulağa hitap eder ve bir kelime var olurken yok olur aynı zamanda. “Varlık” kelimesinde “lık” derken “var” yok olur. Kelimeler zaman çizgisinde döndürülemez bir şekilde akarlar ve süreklidirler. Yani siz bir konuşma anında kelimeyi başa alıp tekrar edemezsiniz.aynı şekilde konuşmayı dondurup daha sonra tekrar başlatamazsınız. O anda aklınızda ne kaldıysa odur size kalan. Tabi konuşmayla aramıza zaman girdikçe akılda kalanlarda aslında sorgulanmaya muhtaç hale gelmektedirler.

Sözlü kültür veri aktarımını kalıp cümleler,deyimler gibi bilişsel değeri yüksek argümanlarla başarmaya çalışmıştır. Tabi bu şekilde sınırlılıkla ne kadar veri aktarılabilirse o kadarda veri aktarılmıştır. Bu yüzden İlyada ,Odysseiz kültleri şiirseldir. Hatta dikkat edilirse presokratik dönemin erken dönemlerinden kalan fragmanlarda hep şiirseldir. Yapılan incelemelerde İlyada ve Odysseiz de kalıp cümle yapısı kullanıldığı ve bu eserlerin tek şahıs elinden değilde halk arasında (ozanlar) dolaşan bilginin metne geçirilmesinden oluştuğu anlaşılmıştır.

Sözlü kültürde yaşayan kişiler pek çok şey öğrenmişlerdir ancak inceleme (analiz) yapamamışlardır. Çünkü parçalarına ayırıp inceleme işlemi için asgari şart yazıdır. Antik Yunanda felsefe /yorumlama ,teori geliştirmenin ortaya çıkma sebebi kendi dönemlerine kadar bütün alfabelerin sadece sessiz harflerden oluşurken kendileri sesli harfleri alfabelerine dahil etmeleri dolayısıyla kavramları pek çok nesneye tekabül edecek  şekilde işleme olanağına kavuşmuş olmalarıdır. Okuma yazmanın olmadığı bir yerde bilim,felsefe,tarih ,yazılı edebiyat gibi alanların ortaya çıkması mümkün değildir.

Bu kültürlerde öğrenilenin unutulmaması için sürekli tekrar gereklidir. Hatta o toplumlarda bilgiye sahip insanlar hep baş tacı edilmiştir. Şaman,büyücü,rahip gibi tüm sınıflar aslında bilginin özel türleriyle ilişkilenirken halkın arasındaki kişilerde bilge olarak anılmış ve hürmet görmüşlerdir.

MÖ 300-400lerde bilgi artık hafızalarda depolanan ve buradan kullanılır olmaktan çıkarak yazılı metinlere kaydolmuş daha doğrusu bilgi saklama için yazılı metinlerin ağırlığı artmaya başladığında zihne çok daha soyut ve özgün düşünme yeteneği açılmıştır.

Yazar tarihi üç döneme ayırarak incelemektedir. İlk dönem sözlü kültür,ikinci dönem yazılı dönem ve üçüncü dönem ise ikinci sözlü kültürdür. Yazar matbanın bir kırılma yarattığını ve bugün ise elektronik ve tv teknolojileriyle birlikte aslında ikinci sözlü kültür dönemini yaşanmaya başladığını söylüyor. Burada  dikkat edilmesi gereken husus sözlü kültür anlaşılmadan yazılı kültür anlaşılamayacağı gibi yazılı kültür anlaşılmadan da ikinci sözlü kültürün anlaşılamayacağıdır.

 

Reklamlar

Sorun Nedir ?

Klasik dönemde husule gelmiş ve o dönemin bilimsel anlayış ve değerleriyle yoğrulmuş olan kültürümüzü oluşturan unsurlardan hareketle, evrensel geçerliliği olan değerlerin yakalanıp, onların çağdaş şartlar karşısındaki durumlarını irdelemek ‘Sorun Nedir’ adlı kitabın asıl meselesidir. Kitapta her bir bölümde ele alınan soru/n-lar bugün için İslam medeniyetinin varisleri olan her birimiz için hayati ehemmiyettedir ve bir kenara bırakıp yönümüzü/yüzümüzü dönebileceğimiz soru/n-lar değildir. Çünkü bu sorunlar gündelik yaşantılarımızdan tutun da manevi/tinsel yaşantılarımıza kadar her katmanımızı sarıp sarmalamış ve artık bir varoluş meselesi haline gelmişlerdir.
Kitap dört bölümden oluşmaktadır:
*Soru-Sorun-Mesele
*Dirim Gerçekliği Sorunu
*Aşkın Hakikat Sorunu
*Tarih Gerçekliği Sorunu

Birinci ve ikinci bölümlerde kavramsal bir şema çıkarılmış ve bu kavramlardan hareket edilerek üçüncü ve dördüncü bölümlerde de iddialar/fikirler ortaya konulmuştur. Bu bağlamda öncelikle birinci bölümde “soru, sorun, mesele” gibi kavramların ne olduğu ve bunların toplumların hayatında ve düşünce dünyasında neye karşılık geldiği ortaya konulurken, ikinci bölümde ise “Dirim Gerçekliği Sorunu” üst başlığı altında bugünün tartışılan temel meselelerinden biri olan “Canlılık, Evrim ve Tarih, Beşerden İnsana ve İnsan-Oluş” gibi konulara/sorunlara bakış konusunda temel bir perspektif sunulmuştur. Böylece bu iki bölümde ortaya konulan bakış açısı ve kavramsal perspektifle felsefe tarihinin ve günümüz düşünce dünyasının temel meseleleri ele alınmıştır. Bu bölümler anlaşılmadan ve yerine oturtulmadan Teoman hocanın iddia ve çözümleri yerini bulamayacaktır.
Üçüncü bölümde ‘Aşkın Hakikat Sorunu’ başlığı altında irdelenen konular felsefe tarihinden hareketle temel düşünsel kavramların ve fikirlerin tahlilidir. Örnekleyecek olursak bu bölümde irdelenen konulardan birisi aklın sınırının ne olduğudur. Aklın sınırlarının tespit edilmesi suretiyle aklın kullanılması ile nerelere uzanabileceğimiz ve bu kullanımda da hangi yöntem ve usullerle hareket edeceğimiz anlatılmış, aynı şekilde aklın beşer-insan-kimlik-kişilik gibi insan varlığının katmanlarının oluşumunda gördüğü işlevler ve bu kavramlar arasındaki ilişkiler ağı ortaya konulmuştur.
Dördüncü bölümde genel hatlarıyla ‘Avrupa Medeniyetinin Oluşumu” ve “Türk Tarihinin Gelişimi” çeşitli sahaların verileri ayrıntılı bir şekilde irdelenerek ortaya konulmuştur.
Her bir bölümle ilgili temel meselelerin muhtasarı (özeti) şöyledir.

Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Fakihler ve Siyaset

Modern dönemde siyaset ,yönetim biçimi,toplumsal ve siyasal yapının nasıllığıyla ilgili oldukça ciddi bir felsefi birikim meydana gelmiştir. Bu birikimin tarihsel geçmişi ilgili sahanın kitaplarından elde edilebilir. Benim burada Şebüsteri üzerinden gündemime alacağım husus bu birikimle islami yönetim arasında ki tartışmalar,fikirler ve bakışlardır.

Modern yaşamın getirdiği bir takım siyasal ve toplumsal sorun karşısında islamın önerisi ve çözüm yolları nedir ? sorusu merkezdedir. Bu soruya müslüman düşünürler üç türlü cevap vermişlerdir ;

1-Kuran ve Sünnet’te hem yönetimle ilgili değersel ilkeler hem de devlet kurumlarının nasıl olması gerektiği beyan edilmiştir. Dolayısıyla bu teoriye göre bunların birbirleri ve halkla olan ilişkilerinin mahiyeti ,bu kurumlardan her birinin görev ve yetki alanlarının ne olacağı,vatandaşların devlet karşısında sahip olacağı temel hak ve özgürlükler de dahil olmak üzere devletin yönetim şeklinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili bütün hususlar Kuran ve Sünnet’te açıkça ortaya konmuştur.

Bu görüşü savunanlar islamın yek vucut bir sistem ortaya koyduğunu ve bunun uygulandığı anda tüm toplumsal ve siyasal sorunların ortadan kalkacağını belirtirler. İslami camiada var olan bir çok fraksiyonun bu kabulle hareket etmektedir.Dolayısıyla ya hep ya hiç mantığıyla hareket ederek var olan sistemin ıslah edilip düzeltilmesi değil sistemin kökten değiştirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Eğer bu sağlanamıyorsa bozuk (islami olmayan) düzen içerisinde her hangi bir kabullenme veya onaylama gerçekleşmeden yaşamın devamını sağlamaktır.

2-Yönetimle ilgili olarak Kuran ve Sünnet’te sadece değersel ilkeler vazedilmiş ve zamanın ihtiyaçlarına göre bunlara uygun yönetim biçimlerinin  belirlenmesi insanlara bırakılmıştır.

Müslümanlar kültür ve medeniyetin karmaşık değişim ve gelişim süreci içinde belli bir yönetim şekli değil sadece İslam’ın değersel ilkelerini korumakla mükelleftir. Dolayısıyla Müslümanlar her çağda dönemin kültür ve medeniyetine uygun olan yönetim şeklini meydana getirerek toplumlarına yeni bir yön verebilirler.

3-Kuran ve Sünnette yönetimle ilgili sabit şeriat şeklinde kabul edilmesi gereken hiçbir değersel  ilke bulunmamaktadır. Bu teoriye göre Kuran ve Sünnet’te bulunan değersel ilkeler sadece bireysel ahlakla ilgilidir.

 

Şebusteri

İranlı düşünür ve yazar. İran-Semerkant çoğrafyası 9,13 yy. lar arası çok velud kalemler çıkarmıştı ve denilebilir ki bu tarihler arasında islam dünyasının entellektüel deposuydu.  Modern dönemlerde  de bariz entellektüeller çıkarmasıyla bir adım öne geçmiştir İran çoğrafyası. Tabi bunda alim sınıfının devamlılığı ve geçmişleriyle kopukluk yaşamamış olmaları önemli bir etkendir.

Şebüsterinin eserlerini Mana Yayınları dilimize kazandırmıştır ki bu faaliyette en önemli faktör tercüman Abuzer Dişkaya’dır. Kendileriyle şahsen tanışamasamda çeşitli mahfillerde ve mecralarda yazı ve makalelerine rastgelmekteyim. Akademik ilgi olarak düşün hayatıyla bir iilgisi olmamasına rağmen bireysel ilgisi kendisini bir adım öne çıkartmaya yetmekte. İleride birikimi ve nitelikleriyle epeyce eser ve fikri hayata getireceğini umuyorum.

Şebusterinin elimde Hermenötik,Kuran ve Sünnet adlı eseri var ve bu eser üzerinden bir kaç not derkedeceğim bloğumda. Sebebine gelince modern dönemlerde yaşanan din,hayat geriliminin temeline yönelik ortaya koyduğu düşünceler benim açımdan oldukça önemli. Aynı şekilde çetrefilli bazı hususları da etraflıca serimleyip ortaya koymuş olmasıyla anlama sorununun önüne geçme de yardımcı olmakta. Tabi bunda mütercimin başarılı çevirisinin de payının da  oldukça kayda değer olduğu aşikar.

Kaos Kelam Hijyen Şiddet

indir Murat Baç’la tanışmam AOF Felsefe bölümü için yazdığı Epistemoloji kitabı ve “Çağdaş Epistomolojiye Giriş-İnsan Yayınları” kitabında ki Epistemoloji nedir yazılarıyla oldu. Her iki kitapta da sade ve akıcı üslubu ve konulara vukufiyeti hemen kendini belli ediyordu. Bu kanaatimden yola çıkarak basılmış eseri var mı diye interneti taradığımda sadece bu kitabını görünce üzüldüm. Böyle bir kalemin fazla eser vermesi beklentisi hasıl olmuştu ama beklentim doğru çıkmadı.Her ne kadar beklentim doğru çıkmasa da “kaos” kitabında batı toplumunun içeriden bir profilini sunması ve bu profilin ardında yatan felsefi gerçekliği ortaya sermesi bakımından gayet doyurucu bir çalışma.

Kitap doyurucu olduğu kadar yazın dilinin birazcık problemli olduğu söylenebilir.Bu bence yazardan kaynaklanan bir sorun değil de genelde akademik camiada yetişmiş felsefeciler de var olan genel bir sorun. Her ne kadar Baç kitabında bu akademik ve kuru dili aşmayı denemiş olsa da edebi lezzet veren bir metinde ortaya çıkmamış.

Kitap temelde iki kategoriden oluşmakta.Birinci bölümde eğitim için gittiği Kanada ve Kanada üzerinden Batı toplumları hakkında ki gözlemleri ve bu gözlemlerden yola çıkarak kuramsallaştırmaları iken diğer bölüm felsefe tarihinin temel sorunlarıyla ilgili notlardan oluşmakta.

Kanada ‘da ki eğitimi esnasında gözlemlerinden yola çıkarak o toplumu var kılan maneviyat/anlam unsurlarının çözümlemesini yapmakta.Bu maneviyat/anlam dünyasının toplumda nasıl yaşantılar oluşturduğu ve bu yaşantıların diğer yaşamlarla nasıl ilişkiye girdiğini serimlerken aynı şekilde bu yaşam formlarının bizlerin dünyasında nasıl göründüğünü de ortaya koymuş.

Yazar kitabın girişinde kanada toplumuyla ilgili verdiği iki örnek tüm yorumu anlatması bakımından manidar;
1- üniversiteye vardığımda bana kampüs,toplum,şehir hakkında kendisine verilen bir tanıtım kitapçığının en sonunda yer alan bir cümle :”insanlar arası iletişim mesafesi ortalama 3 adım (90 cm)dir. ”
2-Bir gece yarısı eğlence mekanından kaldıkları yere doğru yürürlerken iki yolun kesiştiği noktada kırmızı ışığın sönmesini bekleyen iki genç gözüne çarpıyor. Gençler o toplumun marjinaleri olarak bilinen A-narşist tiplerdir ve bom boş yolda gece 24:00 da kırmızı ışığın sönmesini beklemektedirler. Islah edilmiş bir anarşism.

7-Gazzali ve Tasavvuf:Ekrem Demirli

“Sunni tasavvuf” ilk beş asırlık tasavvuf tecrübesinin ortaya çıkardığı en önemli kavramsallaştırmadır. Gazzali sunni tasavvufun kurucusu değil neticesidir. Gazzali “sunni tasavvufun” temel iddialarının,bu bağlamda fıkıh ve kelam gibi din bilimleriyle ilişkilerindeki görüşlerin doğrulandığının bir delili,hatta bu iddialarının bir ispatıdır.

Tefahüt’ün ,bilhassa da filozofların tekfirine hükmettiği üç meselenin,Gazzali’nin tasavvuf anlayışını da önemli ölçüde belirlemiştir. Bu yaklaşım Gazzali’nin ,ilk dönemde ki tasavvuf ile İbni Arabi ile ortaya çıkan tasavvuf anlayışı arasında nerede durduğu hakkında bir bakış açısı verecektir. İbni Arabi ve Konevi tasavvufta yeni bir dönemin kurucularıdır. Konevi ve Arabi tasavvufa metafizik bir göynek giydirerek bir söylem ve eylem biçimine dönüştürüyorlar.

Gazzali el-Munkız’da “delaletten kurtarıcı” olarak tasavvufu öneriyor. Gazzali diyor ki; Metafizikçiler bizi doğa bilimlerinde ki kesinliklerine ve otoritelerine dayanarak iknaya çalışıyorlar. Yöntemlerini ve ulaştıkları sonuçları takip edebildiğimiz doğa bilimlerinden kazanmış oldukları otoriteyi kullanarak metafizikte de bizi kendilerine inandırmak istiyorlar. Halbuki birinci ile ikincisi,yani fizik ile metafizik arasında veya doğa bilimleri ile metafizik arasında zorunlu bir bağ yok. Varsa bile bunu kanıtlamanız mümkün değil. İki metafiziğin önermelerinin ve metafizikte bize söylenenlerin kesinliği yok. Dolayısıyla metafizik herhangi bir şekilde “kurtarıcı” ,yani munkız vasfına haiz bir ilim olamaz. Aynı şekilde kelamda yetersiz bir ilim.

Gazzali disiplinler arası bir yolculuğun sonrasında tasavvufun kurtarıcı disiplin olduğu kanaatine varıyor. Bu kanaate “tasavvufun sözü esas alan bir yapıda değil ,mücahede ve ahlaklanmaya dayanan bir yapısı var .” İnsan bundan dolayı tavvufu takip ederek kurtuluşa erişebilir.

Gazzali’ye kadar tasavvuf islam düşünce geleneğinde yer almayan bir durumdaydı ve bunu kendileri yani tasavvufçular da talep etmiyorlardı. Ama Serrac’dan bir asır sonra gelen Gazzali ,tasavvufu atıf konusu haline getirmiştir.

İslam nazari bilimlerinin nasıl ve neden ortaya çıktığının tarihi belli değildir. Yani bir mutezile nasıl ve neden ortaya çıktı,murcie ,tasavvuf gibi diğer alanlarında nedenleri üzerinde ciddi çalışmalar yapılmamıştır. İkinci asra kadar tasavvuf,sufiler ve ilk zahitler hakkında net bir bilgi bulunmuyor. aynı şekilde disiplinler arasında ki etkileşmeler nasıl oldu,örneğin hadis ve tasavvuf arasında etkileşim olmuşmu ,olduysa nasıl oldu gibi bilgiler yoktur. Biz bugün tasavvufu İslam bilimlerinin teşekkül ettiği ve bilim anlayışlarının şekillendiği bir devirde yazılmış eserlerden tanımaya başlıyoruz.

Tasavvuf islam toplumunda üç alanda kendini gösteren bir zahitlik şeklinde tezahür ediyor.

Birincisi: Mal,Mülk ve Zenginlik:Bağdat kuruluyor,fetihler yapılıyor,ticaret yolları zapt ediliyor ve bunlarda toplumda bir zenginleşme meydana getiriyor. Bazı insanlarda “böyle dindarlık olmaz” diye tepki gösteriyor. Zahitliğin en yaygın tezahürü,mal ve zenginliğin küçümsenmesi şeklinde ortaya çıkıyor.
İkincisi:İdari Alan: İslam dünyasının genişlemesiyle beraber,insanlar valilik,komutanlık gibi resmi görevlere gelmeye başlıyor ve bazı insanlar bu tarz görevlerden uzaklaşmaya başlıyor.
Üçüncüsü:Enetellektüel İlgi: Zahitler/tasvvufcular ilk dönemlerde entellektüel alanlara ilgisiz kalmışlardır. İlk dönemlerinde yazıyı,defteri,kitabı küçümsüyorlar. Bunun sebibini de şöyle açıklıyorlar: Bir fakih namazla ilgili bin mesele anlatır ama bunlar namaz için takvaya sebep olmazlar.aynı şekilde bir kelamcı Allahın sıfatları ile ilgili epeyce ayrıntılı izahlar yapabilir ama bunlar sizin imanınızı artırmaz diyorlar. Bu entellektüel ilgisizlik tasavvufda sıkıntılar yaratıyor ve bu sıkıntıları Bağdadi,Ebu Haşim es-sufi gibilerde görebiliyoruz. Cüneydi Bağdadi tasavvufu açık ve sistematik bir şekilde ilk tanımlayıp onun çerçevesini çizen kişidir. Entellektüel ilgisizlikten yoksunluk anlayışının tasavvufa açtığı en büyük sorunlardan birisi de “İbahilik”dir. Bu sorunun en temel kaynağı bir nazariyat yoksunluğudur. İlk dönem sufiler arasında şöyle bir değerlendirme ortaya çıkıyor:Şeriat gereklidir,fakat maksada ulaşıncaya kadar lazım bir araçtır. Kanaatime göre Gazzali’yi ortaya çıkaran tasavvuf anlayışı ,”hilafen lil-ibahiyye” diye ifade edebileceğimiz İbahiliği dışarıda bırakmak üzere gelişen tasavvuf anlayışıdır.

Tasavvufun en önemli sorunlarından diğeri ise normatif disiplinlere(kelam,fıkıh) karşı kendini nasıl savunacağı meselesidir. Tasavvuf ,fıkıh ve kelamı rakip olarak görmezken fıkıh ve kelam tasavvufu rakip kabul ediyor. Tasavvufcular ayet ve hadis tesfir ediyorlar fıkıhcılar bu kanıya nasıl ulaştın diye soruyor..

Bir şey bilim olacaksa ve bir ekolden ,bilim fırkasından söz edeceksek mutlaka bir mevzu,mesail (problematik) ve ilkeler olması gereklidir. Bu bakış açısıyla Sünni tasavvuf anlayışının mesaili neydi? Gazzali’ye kendini çeken Sünni tasavvufun esas sorunu şeriat-hakikat ilişkisinin tanımlanmasıdır. Sünni tasavvuf bütün ümmeti hakikaten bihaber bir “güruh” olarak telakki eden ibahiliğe karşı tasavvufun sınırlarını belirledi.

Sufiler dinin naslarının akidevi yorumlarında Ehli Sünnet kelamcılarına ,ameli yorumlarında ise fakihlerin yorumlarına bağlıdır. Kendileri ise ahlak ve batini fıkıhta otorite sahidirler. Sunni tasavvuf anlayışının ortaya koyduğu iki kavram çok önemlidir.Bunlar;
İşarat: Tefsir ,yöntemini bildiğimiz ve neticede ortaya çıkarttığı bilginin bağlayıcı olur.Yani objektifdir. İşari yöntemde ise yöntemini takip edemediğimiz ,ortaya çıkadığı bilginin de sadece sahibini bağladığı yorumlardır ve subjektifdir.

Şathiyat:Sünni tasavvufla gerçekleşen “büyük uzlaşma” sınırlarına sığmayan fakat tasavvufun hiçbir şekilde vazgeçemeyeceği kişiler ve düşüncelerle istisnai bir uzlaşma tarzını aramak,şathiyat ve sekr kavramı ortaya çıkmıştır. Hallacın “enel-hak” gibi sözleri cezbe veya sekr halinde söylenmiş sözler olarak kabul ediliyor. Yani bu sözlere söylenmemiş muamelesi yapacağız demektir şathiyat.

Tasavvuf ,işaret ve şathiyat ,yani özel yorumu kabul etmesi ve içerde tutup etkisizleştirdiği düşüncelerle aslında fıkıh ve kelamın arzuladığı uzlaşmayı gerçekleştirdi,ibahilik tehlikesini ve buna bağlı olarak Gazzali’nin burada dile getirdiği Batıniliği bertaraf etti.

Biz Kuranı Kerim ve Sünnet ile sınırlanmışlıktan söz ederken aslında bir şey demiş olmayız. Kuranı nasıl yorumladığımızı ortaya koyacağız ve diyeceğiz ki :Ehli Sünnet geleneğinin yani fıkıh ve kelamın yorumladığı perspektifle okuduğumuz Kuran ve Sünnetle sınırlıdır. Sünni tasavvuf bu demektir.

İbahiliğin bütün sorunu şeriatın kurallarının ortadan kaldırılmasıdır. Ehli Sünnet tasvvufu buna karşı katı ve tavizsiz bir ahlakçılıkla karşılık verdi.

Arabi ve Konevi ilk dönemde ki tasavvufta eksik olan metafiziği sisteme dahil edip bütüncül bir sstem inşa ettiler. Sufiler dilde kişiselleştirme ve tayine önem verdikleri için,alem yerine insanı koymuşlardır. Alemin kıdemi problemi tasavvufta insanın kıdemi problemine dönüşür. Alemin kadimliğinden söz ederken tasavvufta kadim insandan konuşuruz.

5-Gazzali ve Fıkıh Usulü:Yunus Apaydın

Fıkıh kelimesini “anlamak”,”usul” kelimesini de yöntem anlamına hasrederek ,fıkıh usulünü “anlamanın usulü” zannediyordum. Fıkıh usulü diye yazılan kitapların ,anlamanın değil de mevcut ,verili ve sunulmuş olan “anlam” ın temellerinin gösterilmesidir. İnanç,ahlak ve davranış kodlarına ilişkin olarak islam toplumuna,müslümanlara sunulmuş olan bir anlam var ve fıkıh usulü evveliemeirde özellikle amel/davranış kodlarının sistematik bir çerçevede temellendirilmesine ilişkindir.

Peygamber tarafından anlam sunulmuş bir şeydir. Dolayısıyla sonrakilere düşen yeniden anlamak değil,sunuşmuş olan anlamın tespit edilmesi ve tutarlı bir sistem içerisinde temellendirilmesidir.

Yunan felsefesine dair eserler Arapçaya çevrilmeden önce İslam ulemasının kafasında “mevcut anlamı temellendirme ve koruma” anlamında bir usul fikri yoktu. İslam dünyasında ne oldu da birden bire Aristo’nun eserlerine ihtiyaç duyuldu ?

İslam dünyası ,islam toplumu genişliyor,çok farklı kültürlerle tanışıyor ve söylemini,ana çatısını/omurgasını ,ana istikamatini korumak zorunda. Mesela Batınilik diye çok yaygın olan Şia’nın uç bir akımı ortaya çıkıyor ve elimizde güvenecek objektif bir metin bırakmıyor. Dolayısıyla mesela aklın nasıl işleyeceğini gösteren,tutarlılığın nasıl sağlayacağını gösteren ilkelerden bahseden mantık esas itibariyle ,akıldan kaynaklanan ,akıl üzerine bina edilen ,objektif aklı harekete geçiren ve aklı olan herkesin buluşabileceği bir zemin teşkil ediyor. Aristonun eserlerinin çevrilmesinin gerisinde böyle bir zemin oluşturma düşüncesinin de etkisi var.

Fıkıh usulü içinde ki bahislerin hangisini alırsanız alın ,-deliller,hüküm,hüküm çıkarma metotları vs.- bütün bunların hepsi,aslında verili şeylerin hangi nassa ,hangi delile ne ölçüde dayandığını göstermeye yöneliktir. Fıkıh Usulü fıkhın,anlamın ve anlamanın temellendirilmesine yönelik olması boyutuyla geçmişe yöneliktir,geleceğe yönelik boyutu ise içtihattır. Fıkıh usulüne duyulan ihtiyacın temeli,mevcut nasların sağa sola,uygunsuz anlamlara çekilmesini engellemeye yönelik faaliyettir.

Fıkhın işleyişini sağlayan şey ,karşılaştığımız yeni problemlere çözüm üretmekte kullanacağımız şey,bizatihi doğrudan fıkıh usulü değildir,esasında fıkhın mantığı ve kurallarıdır.

İslam bilimleri dendiğinde üç temel disiplin anlaşılır. Kelam (akaid) ,fıkıh (amel) ve tasavvuf (ahlak). Geri kalanlar ,özellikle tefsir ve hadis bilgileri malzemeden ibarettir. Yemeği pişirenler fakihler iken malzemeleri temin edenler ehli hadis ve ehli tefsirdir.

Tefsir ilk üç asırda kayıp anlamı bulmakla uğraştığı varid değildi. ilk dönem tefsirleri “fahrettin razi,kurtubi,zemahşehri” ne baktığımız zaman ,bunların genel olarak “akaid,amel,ahlak” tarafından üretilen bilgiler için bir showroom/sergi salonu olduğu görülür. Tefsir kitapları “toplu gösterim” yeridir. Kuranın ana konuları “inanç,ahlak,amel” dir. Tüm ayetler bu üç alana ilişkindir.

Gazzali için fıkıh usulü en şerefli ilimdir ,çünkü aklın ve naklin birlikte bulunduğu bir ilim olmasıdır. Aynı şekilde kelamı da en şerefli ilim olarak görür. bunun sebebi de kelamın konusundandır.

İbni Rüşd El-Mustasfa’yı ez-Zaruri fi usulil-fıkıh adıyla özetlemiştir ki buda usul konusunda Rüşd’ün Gazzaliyi önemsediğini gösterir.

Gazzali muhakkik bir alim. aynı şekilde Fahreddin Razi de öyle.

Muhakkik: Hakikatin peşinde koşan,hakikatin ne olduğunu araştıran.

Gazzali hem bir mezhebe bağlı kalmış hem de o mezhebi eleştirerek yeni ictihatlar yapmıştır. bunun da nasıllığı hususunda sistematik bir yol takip ederek bunu da usul halinde dercetmiştir.

Gazzali el-Mustasfa da son derece sistematik ve anlaşılır bir usul ortaya koymuştur. Mustasfa’yı yazarken izlediği yöntem şöyle;
Önce neyin peşindeyiz? diye soruyor ve bunu “semerenin/meyve/ürünün peşindeyiz” diye yanıtlıyor.
Semere nedir ve niye semere elde etmeye uğraşıyorsun ? sorunu soruyor bu sefer de. Semere hükümdür,yani Şari’in kulların eylemleri için belirlemiş olduğu hüküm diye cevaplıyor.

Müsmir,yani hükmün kaynağı nedir,hüküm denen meyveyi veren ağaç hangisidir? diye soruyor ve meyve veren ağaç “delillerdir” peki bu kaynaklardan hüküm nasıl çıkacak? “Turukul-istismar” ,yani ürünün elde ediliş yolları ,yöntemleri işletilerek.Son sorusu ise; Hüküm çıkarma işlemini kim yapacak? Müçtehit yapacaktır.

Gazzaliye göre fıkıh usulünün dört temel konusu şunlardır;
1-Hüküm
2-Hükmün kaynağı deliller
3-Bu delillerden hükmün çıkış yolları
4-Bu işi yapan kişi.

Sünni fakih ve usulcülerin akla verdikleri serbestlik,Şari’nin çizdiği daireyle sınırlıdır. Akıl bu dairenin dışına çıkmaz,çıkamaz.

İslam hukukcularının kaynakları delil ve yöntem olarak ikiye ayrılır.Deliller Kitap,sünnet icma;yöntemler ise kıyas,istihsan,ıstıslah.