Etiket arşivi: berkeley

Berkeley ve İlkçağ Filozoflarında Dış dünya

Berkeley’in varlık anlayışını ilkçağın ünlü filozofları Parmenides ve Aristoteles’in varlık
anlayışları ile karşılaştıracak olursak, taban tabana bir zıddiyet görürüz. Şöyle ki:
Parmenides’e göre varlığın varolmadığını söylemek imkânsızdır. Çünkü varolmayan
(yokluk; boşluk) düşünülemez, dolayısıyla bilinemez ve dile getirilemez. Varlık, duyular ve gözlem aracılığıyla değil, sadece düşünce ve akılla kavranabilir. Dolayısıyla, her düşünce, mutlaka bir varlığın düşüncesi olmak zorundadır; var olmayan, düşüncenin konusu olamaz. Anlaşıldığı üzere, Parmenides varlığı düşünceye indirgemez. Onun için asıl olan, temel olan varlıktır ve varlık, varolduğu için düşüncenin konusudur; ancak varolan düşünülebilir, dolayısıyla bilinebilir.
Aristoteles’e göre ise, varlık, algıdan ibaret olmayıp, tersine, var olduğu için algısı vardır. O halde, “bilinçten, bilen özneden bağımsız bir gerçeklik vardır” görüşüne sahip olan bu iki ilkçağ filozofuna göre algılarımız, algılarımızın konusu olan ve algıdan ayrı, ondan bağımsız nesnel, gerçek bir dünyaya işaret ederler. İşte, şimdi, Berkeley ile birlikte bu görüş tamamen yıkılmış olmaktadır. Acaba benim algılarımdan bağımsız, dış nesnel, gerçek bir dünya var mıdır? Görüldüğü üzere, filozoflar, gerek Descartes, gerekse Berkeley, dış dünyanın nesnel varlığını bile şüphe konusu yapabilmişlerdir. Platon ise, bilen öznenin idealar dünyasına ait bir varlık olduğunu söylemişti. Fakat, ona göre, idealar, öznenin bilincinin dışında ve ondan bağımsız gerçek bir varlığa sahiptirler. Böylece Platon, solipsizme düşmekten de kaçınmış
olmaktadır. Platon’da idealar insan zihninde değildirler, tersine insan zihni veya ruh, idealar dünyasındadır. Oysa, Berkeley’de özne üzerine vurgu ağır basmaktadır. İdealar ya da tasarımlar öznededir; sadece onun bilinç içerikleri olarak vardır. Bu nedenle, Berkeley’in solipsizme düştüğü zannedilebilir. Ama, algılarımızın, Tanrı’nın algısının bir parçası olduğunu söylediği hatırlanacak olursa, solipsizme düşmekten kurtulma yönünde gayret sarfettiği kolayca anlaşılır.

Reklamlar

LOCKE VE BERKELEY’DE DIŞ DÜNYA

ARDA DENKEL

Locke ve Berkeley’in kuramları, deneyci’ yaklaşımın iki karşıt uç noktasını oluşturur. Aralarındaki karşıtlık, çıkış noktala
rının ortak olması nedeniyle, felsefi gerçekçilik (realizm) ve idealizmin aynı sorun ve konular üzerindeki değişik tutumlarını en
saydam bir biçimde gösterir. Kaba bir anlatımla, Locke ve Berkeley’in görüşlerinin birleşebildiği alanlar bilgi kuramı, yani epis
temoloji kapsamında kalırken, epistemolojinin arka planında gördükleri metafizik yapılar taban tabana karşıttır, diyebiliriz.
Bir başka deyişle, bu iki filozof, bilginin bize erişme yolu uzerinde anlaşırlarken, bu bilginin kaynağını çok farklı biçimde yorumlamaktadırlar. Locke ve Berkeley, algıyı, bilgi edinmenin tek yolu olarak görmüşlerdir. Bilginin içeriğini algı yoluyla edinilen idelerin oluşturduğu konusunda da düşünce birliği içindedirler. Ancak bu idelerin nereden geldiği konusunda apayrı ve çelişik açıklamalar vermişlerdir. Locke, deneyci epistemolojisine temel olarak deneyciliği fersah fersah aşan gerçekçi ve hatta «fiziksel» anlamında materyalist bir ontoloji önerirken, Berkeley deney cilikte tutarlı olmak adına bu gerçekçiliği yadsımıştır: Eğer bilginin kökeni algı ise, bilgi olarak önerebileceklerimiz yalnız algı içerikleri olmalıdır. Gerçekçi ontoloji bu içeriklerin arkasına,ötesine ilişkindir. Oysa algı içeriğinden bağımsız olarak bunun arkasındakini kavrayamadığımıza göre, bu içeriğin kökeninin hangi niteliklere sahip olduğunu da bilemeyiz. Bilgimiz algıyla sınırlı ise, algıya neden olanı hiçbir zaman bilemeyiz. Az sonra bu tutarlı deneycilikten ontolojiye kaymasının, Berkeley! nerelere götürdüğünü izleyeceğiz. Deneycilikte tutarlı olmak açısından Berkeley’den hiç de aşağı kalmayan Hume’un bu varılan sonuçlardan aldığı ders, ontoloji alanında susmayı öğrenmek olmuştur. Önce Locke’taki dış dünya kavramına göz atalım. Bu konu da ilk sorulabilecek soru, Locke epistemolojisi açısından dış dün yanın varlığına ne gibi bir gerek bulunduğudur. Bu gereğin bir kaç nedeni vardır:
a) Birinci nedenin, Locke’un deneyciliğinin sağduyuya bağımlılığında bulunduğu gösterilebilir. Locke sağduyuya öyle bağlıdır ki, pek çok yerde, kuramı sıradan kişinin sezgisine ters düştüğü an, kuramsal tutarlılığından bile ödün vermeye hazırdır. Sağduyunun doğal eğilimi, algıyı bizden bağımsız somut nesnelere açılan bir pencere olarak görmek ve hatta algı içeriği ile algının nesnesi arasında ayrım bile yapmamaktır. Locke bu eğilimi kuramında önemli ölçüde korumuş ve algı içeriğinde hep aynı kalan ide tutamlarının bileşimlerinin dış dünyanın somut nesnelerinin simgeleri, görüntüleri olduklarım ileri sürmüştür. Tabiî, bu ileri sürüş, kendisine Descartes’tan miras kalan görüntü ve gerçek ayrımım, yani algı içeriği ve bu içeriğin kendilerine ilişkin olduğu nesneler arasındaki ayrımı da içermekte ve bu noktada sağduyunun ötesine geçmektedir. Ancak bu ayrım, algının yamlabilirliği doğrultusundaki güçlü kuşkucu uslamlamalar karşısında gerçekçilik açısından zorunlu olmuştur.
b) Locke’u bir dış dünyanın var olduğu savma götüren ikinci neden, algı içeriğinin seyrek durumlar dışında şaşmaz bir tutarlılığa sahip oluşudur. Algı içeriğini oluşturan ideler yalnızca tutarlı öbekler (yani nesnelerin görüntüleri) oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda bu öbekler tam bir kalıcılık gösteriyor: yani ideler aynı tutarlılığı sürdürüyor. Belirli bir nesnenin görüntüsünü, koşullar değişmedikçe, ancak o nesneyi daha önce gördüğüm açıdan görebildiğim gibi, bunu, istediğim yerde iste
diğim zaman, keyfi olarak görebilmeme de olanak yok. Bu görüntünün algımda bulunabilmesi ve başka görüntülerle ilişkisi tam bir düzenlilik içinde. Öyle ki, bazı koşullar yerine geldiğinde hangi görüntülerin belireceği de kolayca kestirilebiliyor. Bu
tutarlılığı Locke en doğal biçimde, bizden bağımsız ve bizi etkileyen bir ilke ile açıklayabilirdi; ve bu ilkeyi de sağduyunun var saydığı, «bizden bağımsız somut nesneler» kavramında bulmuştur. Buna göre Locke, algımız tutarlıdır, çünkü o, varlığını bizim
dışımızda belirli yasalara bağlı ve tutarlı olarak sürdüren somut nesnelerin algısıdır, diyebilecek durumdadır.
c) Bir üçüncü neden olarak, Loeke’un, yaşam döneminde biçimlenmekte olan klasik bilime kendi epistemolojisini temel yapma eğilimi gösterilebilir. Deneysel bilginin bir bilim oluşturması, onun, üzerinde etkin olunabilecek ve özellikleri betimlene bilip açıklanabilecek somut nesnelerden oluşan ve bizden bağımsız bir dünyaya ait olmasına bağlıdır. Öyle ise Locke açısından, bu somut nesneler, özelliklerini o güne dek fizik biliminin belirlediği cisimlerle çakışman ve algının konusu olan dış dünya fizik bilimince’ betimlenen cisimler dünyası olmalıydı. Deneysel bilginin doğa bilimlerine temel yapılması amacına gölge düşüren, algının yanılabilirligi yönündeki kuşkucu uslamlamaya karşı Locke’un savunma yöntemi, nesnelerin niteliklerini birincil ve ikinci nitelikler olmak üzere iki türe ayırmak olmuştur. Böylece Locke algıdaki yanılabilirligi öznel olan ikincil niteliklere bağlayarak, fiziksel cisimlerin bilimce belirlenen nesnel nitelikleri olan birincil niteliklerin dış dünya hakkındaki bilgimizin gerçek nesnesi ve güvenilir kaynağı olduğunu ileri sürmüştür. Şimdi Locke’un dış dünyayı nasıl kavradığına bakalım. Locke, her şeyden önce, algı içeriğimizin, en azından belirli bir ölçüde, dış dünyayı bize olduğu gibi yansıttığını düşünmüştür. Algı içeriğimizde tutarlı olarak bir arada bulunan ideler, dış dünyadaki nesnelerin niteliklerinin görüntüleridir. Dış dünya tam
göründüğü gibi değildir tabiî. Örneğin, renkler, sesler, kokular, tadlar vb. türden ikincil niteliklerin bizde oluşan ideleri, nesnelerin gerçekte taşıdıkları özellikleri göstermezler. Fakat kitle, devinim, biçim, sayı v.b. türden birincili niteliklerin ideleri dış dünya cisimlerinin gerçekten sahip oldukları özellikleri verirler. Şu halde, algı içeriğimizdeki idelerin (en azından) bazıları, gerçeklikteki nesnelerin kendilerine benzerler. İşte bu düşünce, yani aigı. içeriğinin dış dünyaya benzerliği, Locke’un gerçekçiliğinin önemli bir ilkesidir. Bu gerçekçiliğin bir başka önemli ilkesi ise, algı içeriği ile bunun kaynağı olan dış dünyanın fiziksel nesneleri arasındaki ikinci bir ilişkidir: Algı, dış dünya hakkındaki bilgi edinme yolumuz ise, doğal olarak çıkarsanacak bir sonuç, nesneler ve niteliklerinin algı içeriğimiz olan ideleri oluşturdukları, yani onlara neden olduklarıdır. Öyleyse, Locke’a göre nesneler ve ideleri, yani gerçeklik ve görüntüsü arasındaki iki ilişki, benzerlik ve neden olmadır. Dış dünya etkin ve kendini büyük ölçüde olduğu gibi gösteren bir ilkedir. Ancak bu kadarı gerçekçilik için yeterli olamayacaktır. Gerçekçiliği asıl belirleyen, dışdünyaya atfettiği bağımsız varlıktır. Algımızın meydana gelmesine neden olan fiziksel cisimler, bu algı olmadığı zaman da varlıklarını sürdürürler ve var olmaları algıda görüntü olarak belirmelerine bağlı değildir. İşte bu algıdan bağımsız varlığa sahip olma özelliği, Locke için algı içeriğinin tutarlılığım büyük bir güçle açıklayan bir kuramsal ilke olmuştur. Orada gördüğüm ideler tutamı, bir nesnenin neden olduğu ve ona benzeyen görüntüsüdür. Başka yönlere baktıktan bir süre sonra yeniden ona baktığımda, onu yeniden görmemdeki tutarlılık, nesnenin, ben onu algılamadığımda da varlığını sürdürüyor olduğu önermesiyle tatmin edici bir biçimde açıklanmaktadır.

II

Berkeley’in neden idealizmi seçtiği düşünüldüğünde, kimi zaman bu filozofa karşı, felsefi açıdan olumsuz bir tavır takınılır; aslında bir din adamı olduğu için, Tanrı’yı kanıtlamak ve önemini vurgulamak uğruna, bir fiziksel dış dünyanın varlığın
dan vazgeçtiği suçlaması yöneltilir ona. Vardığı sonuçlarda böyle bir görüşü benimsemesine karşın, Berkeley’in amaç ve çıkış noktasının, biraz kaba diye niteleyebileceğimiz bu değerlendirilmesi yanlıştır. Bir filozof olarak, Tanrı’yı kanıtlamak uğruna doğru olduğuna inandığı şeyde tahrife yeltenmeyecek bir çapa
sahip olan Berkeley, aslında bu sonuca, bir misyoner tavrının gereği olarak değil, tutarlı bir deneycinin, tutarlı deneysel bilginin olanaklı olduğunu gösterme çabaları içinde ve tam bir içtenlikle sürüklenmiştir. Her şeyden önce, tutarlı deneyciliğin gerçekçiliği önerememesi gerekir. Bilgi deneysel ise, algıyı aşarak algının kökeni hak
kında konuşma olanağına sahip olamamamız gerekir. Algının ardındakini deneysel olarak her ne zaman kavramaya çalışsak yine onun algısına çarparız. Çünkü nesneler ile olan deneysel ilişkimizde, yapımız gereği, algıyla sınırlıyız. Öyle ise algının arka planı hakkında söylenen her şey deneycilikle tutarsızdır. Şimdi, bu geçerli düşüncenin içerdiği, algının kaynağının bilinemez olduğudur; yoksa, dış dünyanın var olmadığı değil. Demek ki,Berkeley’i idealizme götüren yol tutarlı deneycilikten geçse bile,bu tutum, yolun ancak yarısını oluşturmaktadır. Yolun geri kalanını oluşturan felsefi zorunluklar hangileridir? Algının güvenilirliğine karşı kuşkucunun geliştirdiği uslamlamaya kısaca değinmiştik. Felsefe tarihinde çok eskilere giden bu uslamlama, deneysel bilgiye karşı güçlü bir tehdit oluştur
muştur. Algımız birçok durumda yanılır. Bazen var olmayan şeyleri de gördüğümüz olur. Üstelik algı içeriğini inceleyerek bunun yanılgılı ya da serap veya rüya olduğunu anlamamıza olanak da olmayabilir. Öyle ise, hiçbir algı içeriğinin tam olarak
güvenilir olduğu söylenemeyecektir. Bu da deneyden elde edilen inançların, felsefi açıdan bilgi sayılamayacağını, yani, deneyden bilgi üretilemeyeceğini içermektedir. Kuşkucunun vardığı sonuç, bir dış dünya varsa, bunun güvenilir deneysel bilgisinin olanaksız olduğudur. Locke’un bunu nasıl karşıladığını gördük: Locke,kuşkucu uslamlamanın ikincil nitelikler için geçerli iken, birincil niteliklerin, nesnel olmaları sayesinde, bundan etkilenmediklerini ve onların bilgisinin tam güvenilirliğe sahip olduğunu ileri sürmüştür. Böylece Locke, dış dünyanın doğru betimlemesinin
birincil niteliklerin idelerince sağlandığını savunmaktadır. İşte Berkeley, birincil ve ikincil nitelikler arasındaki bu ayrımın sakat olduğunu ve sağlam bir temele dayanmadığını iddia etmiştir.Bu yönde geliştirdiği uslamlamalara değinmeyecek ve ne ölçüde haklı olduğunu burada araştırmayacağım. Bunu yapmak yerine, iddiasında haklı olduğu kabulünün kendisini nereye itmiş olduğunu göstermeye çalışacağım.
Eğer birincil ve ikincil nitelikler tutarlı olarak ayırt edilemiyorlarsa, kuşkucu uslamlama, birincil niteliklerin bilgisini de tıpkı ikincillerinki gibi, kapsamına alacak ve dolayısıyla dış dünyanın deneysel bilgisinin güvenilirliği bütünüyle kuşku götüre
cektir. Varılan nokta, kuşkuculuğun savının kabulü müdür? Eğer bir dış dünya varsa, bunun deneysel bilgisi olanaksız mı görülecektir? Gerçekte Berkeley ne kuşkucu idi, ne de deneycilikten ödün vermeye razı olabilirdi. Öyle ise deneysel bilgiyi ola
naklı duruma getirecek hangi işlem gerekiyorsa ona başvurmak Berkeley için zorunluydu. Kuşkucu uslamlamanın kanıtlama amacında olduğu nokta şudur:
Eğer bir dış dünya varsa deneysel bilgi olanaksızdır.Berkeley’e göre bu kabul edilmesi gerekecek bir sonuç olacağına göre deneysel bilginin olanaksızlığını içeren bu önermenin her zaman doğru olmasını önlemenin tek yolu «Bir dış dünya vardır»
önermesini yadsımaktır. Tabiî bu yolla, «Deneysel bilgi olanaklıdır» önermesinin her zaman doğru olduğu kanıtlanmış olmayacaktır. Ama yine de böylece, bu önermenin doğru olabilme olanağı (yani olumsallığı) açık bırakılabilmektedir. Demek ki Berkeley dışdünyayı, kendi çıkış noktasının zorlaması sonucu ve deneysel bilgiye açık kapı bırakmak uğruna yadsımaktadır. Başka bir deyişle, Berkeley deneyciliğinde, idealizm bir başlangıç noktası ve ya bir önkabul değil, tutarlı olarak varılan bir sonuçtur.

III

Şimdi, az önce gördüğümüz ve bu zorunlu gibi duran yadsıma çerçevesinde, Berkeley’in idealizme taban sağlamak amacıyla Locke gerçekçiliğindeki dış dünya kavramını nasıl eleştirdiğine göz atacağız. Berkeley’in Locke gerçekçiliğine karşı ürettiğien güçlü uslamlama, algı içeriği, yani idelerin nesnelere (daha
doğrusu, onların birincil niteliklerine) benzedikleri savma karşı olanıdır. Deneycilik açısından iki şeyin birbirine benzediklerini önerebilmek için bunları, en azından ilkece, karşılaştırabilmek olanaklı olmalıdır. Birbirlerine benzedikleri önerilen A ve B’den yalnızca A görülebilir ve B görülemez bir şeyse, A’mn B’ye benziyor olduğu önermesinin deneysel açıdan doğruluğu saptanamaz: Yani, böyle bir önerme deneysel açıdan anlamsızdır. Locke’un verdiği açıklamada ise yapılan aynen budur: Bir idenin belirli bir nesneye benzediğini önerebilmek için bu ide ile nesneyi karşılaştırabilmeliyîz. Halbuki, ideye doğrudan erişebildiğimiz halde nesneye doğrudan, yani ideden bağımsız olarak, erişemiyoruz. Ne zaman erişmeye çalışsak yapımız ve doğamız gereği,yine o idede kalıyoruz. Berkeley bu eleştiriyi canlı bir anlatımla şöyle dile getiriyor: «İdeler ancak yine idelere benzerler». Locke’un bu uslamlamaya karşı herhalde diyecek bir şeyi olamazdı. Gerçekten de kendi içinde tutarlı bir deneycilik, Locke’un önerdiği ve ide-nesne arasındaki benzerlikten geçen kuramsal’ açıklamaya izin vermeyecektir. Berkeley ikinci olarak, nesnelerin idelere neden oldukları savını eleştirmiştir. Berkeley bunu, aynı tutarlı deneycilik doğrul
tusunda, yine güçlü bir biçimde gerçekleştirebilirdi. Örneğin,benzerliği eleştirdiği biçimde, Berkeley, A ve B gibi iki şey arasında nedensel ilişki bulunduğunu deneysel olarak önerebilmek için bunların her ikisini de birbirinden bağımsız olarak gözlemleyebilmek gerekeceğini ve bu yerine gelmediğinde, A’nın B’ye neden olduğu önermesinin doğruluğunun saptanamayacağım aynı etkinlikle bildirebilirdi. Tutarlı deneycilik, deney (ya da algı) içeriğinin nedeni olarak bu içerik dışında bir ilke gösterebilmeye izin veremez. Böyle bir önerinin doğruluk ya da yanlışlığı gös
terilemez, yani deneysel açıdan anlamsız olurdu. Böyle güçlü bir yol bulunmasına karşın Berkeley, başka ve felsefi açıdan doyum sağlamaktan uzak bir eleştiriyi kullanmayı yeğlemiştir. Berkeley’in kendi kuramının içerdiği bir sonuç olarak, nesneler (gerçekte ide tutamlarından başka bir şey olmadıklarından) edilgin
ve âtıldır. Bundan dolayı da herhangi bir şeye neden olamazlar. Neden olabilecek ilke etkin ve etkili olan ruhtur. İşte Berkeley bu gerekçeyi kullanarak Locke’un önerisinin kabul edilemeyeceği sonucunu çıkarsıyor. Bu eleştirinin, Locke’u kendi.görüşü içinde çürütmediği ve ancak Berkeley’in görüşleri kabul edildikten sonra ilginç olabileceği bellidir. Fakat Berkeley’in kuramını kabul etmek için ise önce Locke’un görüşünün tatmin edici bir biçimde yadsınabilmesi gerekeceğinden, kullanılan bu uslamlamanın pek ciddiye alınamayacağı söylenebilir. Öyleyse, Berkeley elinde tutarlı deneyciliğin gerektirdiği hazır ve güçlü bir yadsıma yolu varken ne diye bu keyfi eleştiriye başvurmuştur? Yoksa Berkeley! buna zorlayan etmenler mi bulunmaktaydı? Bu sorulan yanıtlamadan önce Berkeley’in eleştirisini nasıl sonuçlandırdığını görelim. Çünkü bu noktaya kadarki eleştiriler, her ikisi de kabul edilebilir olsalar bile, dış dünyayı Locke’un betimlediği biçimiyle yadsımıyor, yalnızca böyle bir dış dünyanın, gerçekte var olsa bile varlık ve niteliklerinin deneycilik açısından bildirilemeyeceğini gösteriyor. Oysa Berkeley’in bilginin
olanaklılığını kurtarmak için, algının ötesinde, ondan bağımsız bir dış dünyanın var olamayacağını göstermesi gerek. Onun bu amaçla kullandığı ve dış dünyanın algıdan bağımsız varlığını yadsıyan uslamlamasını, idealizmi pozitif olarak kanıtlamayı
amaçlayan, daha ünlü ‘esse est percipi’ uslamlamasıyla karıştırmamak gerekir. Sonraki uslamlama idealizm açısından yapıcı iken, önceki gerçekçiliği yıkıcıdır. Yapıcı uslamlama şimdiki amaçlarımız açısından kapsamımız dışına taşmaktadır; onu bu
rada ele almıyoruz. Peki dış dünyanın varlığını yadsıyan yıkıcı uslamlama nedir?
Berkeley «algılanmayan varlık» kavramı düşünülemez, diyor. Bu bakımdan algılanmayan varlık bir mantıksal olanaksızlıktır ve dolayısıyla böyle bir şey olamaz, diyor. Bunu nasıl temellendirdiğine bakalım: Algılanmayan bir nesne imgelemeye çalışalım, diyor Berkeley: bunu ne zaman yapmaya çalışsak ancak kendimizi onu algı
lıyor olarak imgeleyebiliriz. Demek ki, algılanmayan bir şeyi imgelemek olanaksızdır. Öte yandan, imgelenmesi, yani düşünülmesi olanaksız hiçbir şeyin var olamayacağı önermesi de doğrudur. Ama öyle ise, yukardaki iki önermeden, algılanmayan bir nesnenin var olamayacağı sonucu da doğru olarak çıkarsanacaktır. Bu ilk bakışta karşı durulmaz gibi gelen uslamlamanın sonucu, neyse ki, zorunlu olarak doğru değildir. Bunun nedeni çıkarsamanın geçersizliği değil, algılanmayan bir şeyi imgelemenin olanaksız olduğu öncülünün yanlışlığındadır. Doğru; her
hangi bir şeyi imgeleyebilmek için onu veya onu oluşturan parçaları önceden algılamış olmak gereklidir; ama bu, önceden algılanmış bir nesnenin imgelenmesinin zorunlu olarak kendimizi onu algılıyor olarak imgelememizi gerektirmeyecektir. Çünkü bir nesneyi, eğer onu algılıyor olsak, bize görüneceği biçimde imge
lemek olanağına sahibiz. Bunu yapmak da kendimizi onu algılıyor olarak imgelem içeriğimize katmamızı gerektirmeyecektir. Dolayısıyla, o anda algılanmayan bir nesne imgelenebildiğine göre, bunda mantıksal bir olanaksızlık gösterilebilmiş değildir. Yani sonuç olarak Berkeley, Locke gerçekçiliğindeki dış dünya kavramını başarıyla yadsıyabilmiş değildir. Ancak Berkeley’in kendisi bu başarısızlığın farkında değildi; eğer farkında olsaydı,yaptığına devam etmesine gerek kalmamış olurdu.

IV

Şimdi Berkeley açısından dış dünya tasfiye edilmiş olduğuna göre vereceği idealist açıklamanın ana çizgileri ne olacaktır? Gerçekçi dış dünya kavramım tasfiye etmek, nesnelerin varlığını ortadan kaldırmak ve algımızın konusu olan dünyayı gerçek dı
şına indirgemek değildir, diyor Berkeley. Aslında biz zaten nesneleri ve dünyayı görmeyiz; gördüğümüz algı içeriğimiz olan idelerdir, ve bu idelerin tutarlı bileşimlerini bazı nesne adları altında topluyoruz. Bu anlamdaki nesnelerin tümünü de dünya
olarak yorumluyoruz. «Nesneler vardır», «Dünya vardır» gibi önermeler de anlamsız değildir. Yalnızca, bunların anlamını doğru saptamalıyız. Herhangi bir nesnenin varolduğunu bildirirken, söylediğimizin anlamı, bunu herhangi birinin algılıyor olduğundan öteye geçemez. Bu haliyle kalsa, deneyci idealizmin epistemolojiye önemli bir ekonomi sağlayacağı ve birbirini tekrar eden iki dünya yeri
ne basit, bir tek dünya üe bütün olguyu açıklayabileceği düşünülebilir. Ancak, Berkeley’in karşısında iki önemli soru daha bulunmaktadır. Bu sorular bir bilgi kuramınca yanıtlanması zorunlu olan sorular değildir. Yanıtlar her durumda bilgi sınırlarını aşarak onun arka planı hakkında olacak, yani metafizik yanıtılar olacaktır. Ama aynı yanıtlar, eğer verilebilirse, bilgi kuramına metafizik açıdan önemli açıklama boyutları getireceklerdir. Söa konusu ettiğimiz soruların ilki, algının, seyrek durum
lar dışında niçin şaşmaz bir tutarlılık gösterdiğidir. Anımsanacağı gibi Locke’un dış dünya kavramını öne sürüşünün temel nedenlerinden biri bu soruya yanıt sağlayabilmek olmuştur. Ama eğer bu soruyu Berkeley’in kuramı da yanıtlayacaksa, dış dün yayı tasfiye ettiğinden, aynı açıklama gücüne sahip başka bir
ilke öne sürmesi gerekecektir. İkinci soru ise Berkeley’in kendi açıklamasından doğmaktadır: Berkeley, dış dünyayı tasfiye ederken, nesnelerin varlığını
zorunlu olarak algılanıyor olmalarına bağlamıştı. Bu böyle ise,sorulabilecek en doğal soru bir nesnenin hiç kimse tarafından algılanmadığında varlığının son bulup bulmayacağı ve yeniden algılanmaya başlandığında yeniden varlığa dönüyor olarak görülüp görülemeyeceğidir. Örneğin, önümdeki siyah kutucuğun içindeki pırlanta yüzük, kutuyu kapayınca, kimse tarafından algılanmadığı ve bunun yanısıra Berkeley’in kuramı gereğince algıdan bağımsız var olamayacağına göre, yok olup, kutuyu sonraki her açışımda yeniden varlığa mı dönüyor? Berkeley bu sağ
duyuya çok aykırı sonucu kabul etmemiştir. Bu nedenle de nesnelerin varlıklarının sürekliliğini sağlayacak bir ilkeye gereksinim duymuş oluşunu doğal karşılamak gerekir. Berkeley, her iki sorunun yanıtında da açıklayıcı ilke olarak
Tanrı’yı kullanmıştır. Nesnelerin varlıkları süreklidir, çünkü Tanrı onları hiçkimse algılamadığı zamanlarda da sürekli olarak algılamaktadır. Algının içeriği hemen şaşmaz bir tutarlılık gösterir, çünkü algı kendi kendine meydana gelen bir olgu değil, Tanrı’nın neden olduğu bir olaydır. Görüldüğü gibi, Berkeley, deneyciliği her ne kadar tutarlı olarak yürütmüşse de adımını ontolojiye attığı anda deneycilikten en az Locke kadar uzaklaşmakta ve dış dünya varsayımı yerine, ondan daha keyfi olan Tanrı varsayımını koymaktadır. Yine görüldüğü gibi, Tanrı’yı, ilke olarak tıpkı dış dünya gibi algımızdan bağımsız bir varlığa sahip ve onun nedeni olarak yorumlamaktadır. Öyle ki, sonuçta bu iki ilke arasında bırakılan tekfark, biri algıya benziyor iken öbürünün böyle bir benzerliği olmamasıdır. Artık Berkeley’in algıların nedeni konusunda Locke’u yadsırken tutarlı bir deneycinin kullanacağı uslamlamayı görmezlikten gelişini açıklayabiliriz: Böylece yapmaya çalıştığı,algının nedeni olarak Tanrı kavramına açık kapı bırakmaktı. Son olarak şunu soralım: Berkeley, Tanrı kavramım kullanmadan deneycilikte gerçekçiliği yadsıyan tutarlı bir görüş geliştirebilir miydi? Bunu, kendisini, vardığı sonuca sürüklemiş olan iki adımı atmamış olması koşuluyla gerçekleştirebilirdi.

1) Berkeley yalnızca gerçekçiliği geçersiz ilan edip bırakabilirdi. Oysa o, dış dünyanın bilinemez olduğunu söylemekle yetinmemiş, onun varlığını yadsıma yolunu tutmuştur. Bu yadsıma, varlığı algıya bağımlı kılmış ve buna bağlı olarak sürekliliği sağlamak için de Tanrı kavramını gerektirmiştir. Ama diye sorulabilir, dış dünyayı yadsımak, Berkeley açısından her şeyden önce kuşkucuya karşı bilgiyi korumak için gerekli olmamış mıdır? Buna karşılık biz de şunu soralım: «Eğer bir dış dünya varsa,
bilgi olanaksızdır» önermesi hangi yorumunda güçlüdür? Yanıt açık olsa gerek: «Eğer bir dış dünya varsa onun bilgisi olanaksızdır» anlamında.. Üstelik ikinci önerme birinciyi içermemektedir bile. Kuşkucunun uslamlamasının mantıksal olarak içerdiği sonuç gerçekte birinci değil ikinci önermedir. Ama durum böyle
ise, «Eğer bir dış dünya varsa bunun bilgisi olanaksızdır» önermesinin doğruluğunu kabul edip, bilgiyi dış dünyanın bilgisi olarak yorumlamadan, onu kendi içinde tutarlı bir zihin içeriği dizgesi olarak gösterebilmek olanağı da bulunmaktadır. Dolayısıy
la, Berkeley’in izlemiş olduğu yolun kendi açısından bilginin olanaklılığını koruyabilmenin tek yolu olmadığı belirtilmelidir.

2) Berkeley bilgiye temel olarak bir ontolojik açıklama getirmeyi reddederek idelerin nedenlerinin bilinemez olduğunu önerebilirdi.Görüldüğü gibi, yukarıki her iki noktadaki tutumu da Berkeley’in adımlarını ontoloji alanına kaydırmaktadır. Oysa bunlar, ilginç konular olmaları bir yana, bir bilgi kuramının açıklamak zorunda olmadığı noktalardır. Dahası, bunlar Berkeley’in Locke’u eleştirirken benimsediği tutarlı deneyciliğin açıklamayı zaten reddetmesi gereken konulardır. İşte Berkeley’in deneycilik adına başlattığı eleştirilerin onu nerelere götürdüğünü iyi değerlendiren Hume, bilginin (yani algının) kaynağı konusunda kuşkuculuk ardına sığınarak çok daha tutarlı bir deneycilik sunabilmiştir. Ama bunu belirtmek, Hume’un tutarlı deneyciliğinin en geçerli ya da doğru açıklamayı sağlayabildiğini iddia etmek olmadığı gibi, tutarlı deneyciliğin zorunlu olarak Hume’un görüşünü içereceğini savunmak da değildir.