Etiket arşivi: descartes

metot-uzerine-konusma-5714-47371
14.05.2011 tarihinde Kitapyurdun dan aldığım kitapla ilgili önemli gördüğüm hususlar şöyledir.

Tıpkı Gazalinin Hakikata Giden Yol’unda “El-Münkız Mine’d Dalal” yaptığı gibi Descartes’de Metot Üzerine Konuşma kitabında kendi arayışının sonunda elde ettiklerini bize sunmaktadır. Descartes felsefesine giriş gibidir bir nevi. hatta deskartes felsefesinin izleğinin sunulmuş halidir. Kitap 6 bölümden oluşmaktadır.
1.Kitap
Akıl tüm insanlara eşit verilidir.(Akıl:İyi hüküm verme ve doğruyu yanlıştan ayırt etme kudreti.)Farkılık akıldan değil kullanmaktan kaynaklanır. Yani insanlar arasında ki akılların farklılığı tabiatlarından değil ilineklerinden kaynaklanmaktadır. Aklın yönetiminde kendisine has bir metot oluşturarak hayatı boyunca bu metottan sapmamıştır. Rahiplerin gözetiminde sıkı bir eğitimden geçmiştir ve zamanının öğretilen tüm ilimlerinden nasiplenmiştir. Ama elde ettiği bilimlerden en son vardığı nokta kendisini sarıp sarmalayan ve bir korun yaktığı gibi yakan şüphe ve yanılgıdır.
Okul sonrasında bu kuşkudan dolayı kendisini diyar diyar gezmeye vermiştir ve elde ettiği sonuç her milletin kendi ahlak yasalarının olduğu bu yasaların da farklı milletlerle aynı olmadığı ,kendilerine gülünç ve olmaz gelen şeylerin başka insanlar için gayet normal olduğunu gördüğünü söyler. Bu bilgiler ışığında olaylara sadece şüphe ekseninde bakıp ,aklın ışığıyla değerlendirdikten sonra kabul etme veya etmeme sorumluluğuna vardığını belirtir.
Özellikle 1.kitapta kullandığı bir cümle vardır ki beni çok etkilemiştir. “Vaktimizi seyahatte fazla harcarsak sonunda kendi ülkemize yabancı kalırız; ve geçmiş yüzyıllarda yapılmış şeylere çok fazla merak duyduğumuzda ise bu yüzyılda yapılanlar hakkında haliyle zırcahil kalırız.”

2.Kitap
İnsan doğuştan getirdiği aklın saf durumunu devam ettiremez. Çünkü büyümeye başladıkça dışarıdan etkilerle akli
kuvvelerimiz çeşitli belirlenimlere ve çevrelenmeye başlamaktadır. bunlar okul,toplum,doğa vb gibi farklılık arzeden dış etmenlerdir. Yani akıl kuvvesi bahşedilmiş ve inşası sonradan olmuştur. Buradan toplumdan topluma yada zamandan zamana ,mekandan mekana aklın kullanılması ve akletme biçimleri farklılık gösterebilir. Hatta bir çok seçimde akıldan daha çok çevresel etmenler ön plandadır.

Doğruya ulaşmak için
1) öncelikle apaçık bilinmeyen hiç bir şeyi asla doğru kabul etmemek,yani acelecilikten ve peşin hükümlü olmaktan kaçınılmalıdır.
2)İncelenecek meselenin daha iyi anlaşılması için olabildiğince parçalara ayırmak
3)İlk olarak basit meselelerden karmaşık ve bileşik meselelere gitmek.
4)Parçaların hiç birini dışta bırakılmadığını netleştirene kadar işlemleri kontrol edip başa dönmek.
Bu sayılan sıralama geometricilerin sorunları çözmede kullandıkları metottu ki bunları geotmerinin dışında farklı alanlara da uygulamak en doğru sonuca ulaşmaya vesile olacaktı.

Geometrinin ve aritmetiğin yöntemlerini takip ederek daha önceden kendisine müşgil olan meseleleri kavramada nasıl yol katedildiğini yaşayarak gördü. Yani sorunları ele almada bir modelin bir yöntemin olması ve bu yönteminde geometrinin yönteminin olmasıdır. Artık bir yöntem sahibi aklın çözemeyeceği mesele kalmamıştır.

IV Kitap
Fikir dağarcığımda şüphe uyandıracak her şeyi bir kenara bırakarak zihnimi temizledim. Bu bağlamda
1-duyular bizi aldatabildiğinden hiç bir şeyin var olmadığını farz ettim.
2-Aklın hata yapabilmesinden dolayı eskidenki ispatlarımızı ve gerekli gördüğümüz şeyleri de bir kenara bıraktım

Her şeyin yanlış olduğunu düşünmek istediğimde böyle düşünen “ben” imin ,mecburen her hangi bir şey olması gerekir. buradan da “düşünüyorum ,o halde varım ” yargısına ulaştım. bu yargı var olduğum için düşünüyorum şeklindeki klasik metafiziğin kabulünün ters yüz edilmesi yani ontoloji merkezli dünyanın epistemoloji merkezli hale gelmesidir. diğer bir deyişle zihnin merkeze oturmasıdır.

Başka şeylerin hakikatından şüpheleniyor olmamdan var olduğum sonucuna apaçıkca ve çok kesin surette çıkmaktadır.
Zihnim bedenden bağımsız ve vardır.

Şüphe ettiğim şeyler üzerine düşünürken ,düşünmeyi nereden öğrendiğim üzerine eğildim ve benden daha mükemmel varlığın olması gerektiğine hükmettim.

Tanrı var ve mevcut olduğu,hiç değilse geometri deki her hangi bir ispatlama kadar kesin buluyordum.

Dış dünyada ki maddi şeylerden yola çıkarak oluşturulan imgeler aracılığıyla düşünce oluşturanlar tahayyül dışı varlıklarla ilgili düşünemezler.

sadece ve sadece aklımızın apacıklığı ile ikna olmayı asla elden bırakmamalıyız. muhayyilemizin yada duyularımızın değil,aklımızın dediğine dikkat edilmelidir.

Felsefe Doğanın Aynası

Modern felsefe doğumunu descartes’e borçludur. Çünkü dekarta kadar varlığın mükemmel bir bütün olarak gören felsefi (teolojik) görüş parçalanmış ve zihne indirgenmiştir. Bu belirlenim hayati bir önemdedir. Çünkü felsefenin inceleme alanı olan zihin nosyonu modern olanı kadim olandan ayıran en önemli etkendir. Artık felsefe bilimsel olanın sınırlarındadır buda erek ve final nedenlerle değil,maddi ve etken nedenlerle ilgilenme demektir.

Modern dönemde felsefenin en temel amacı herkesin üzerinde uzlaştığı ortak bir temel veya şema bulmaktır. Bu bulmayı ise rasyonel akıl yapacaktır.

Kartezyen dualizm de sadece beden ve zihin ayrımı değil dünyanın kendisi de zihinsel ve maddi olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Aristotales de bilginin öznesi ile nesnesi özdeş olduğundan  ,zihinde bulunan şeyler nesnelerin temsilleri değil bizatihi kendileridir. Bundan dolayı Aristo mantığın kurallarıyla varlığın kurallarını bir tutmuş ve mantığa uygunluğun varlığa uygunlukla eşdeğer kabul etmiştir.

Descartes,Locke,Kant doğa bilimlerinin kültürün sekülarizasyonun öncülleriydi. Fakat 20. yy da bilim adamları entellektüellerden teologlar kadar uzakta kaldılar. Bu alanlardan boşalan mevzileri şairler ve romancılar doldurdu. Gençliğin önderleri ve bunlardı artık. Felsefenin bilimsel ve kesin arayışı sonucunda (yani felsefenin bilimselleşmesi ) kültürün geri kalanıyla ilişkilerin kopmasını ve geleneksel iddiaların saçma olduğu anlayışını doğurdu.