Etiket arşivi: Felsefe Bilim Tarihi

ihsan
İhsan Fazlıoğlunun 11.12.2013 tarihinde Kagem’de verdiği felsefe bilim tarihi seminerinde aldığım notlar aşağıdadır.

Fiziksel olarak düşündüğümüz her şey farklı gezegenler içinde geçerlidir. Ama tarihsel olarak düşündüğümüz hiç bir şey diğer gezegenler içinde geçerli olmaz. Dünyada deprem olur ama diğer gezegenlerde de deprem olur.Sosyal bilimler çalışırken olgu ve olayları kıyas etmek için kendimize farklı bir gezegeni baz alarak hangi olayın diğer gezegende de olabileceği hengisinin olmayacağını tartmak suretiyle anlamamızı artırabiliriz. Böyle bir yöntemle hangi olayın insan kaynaklı dolayısıyla anlamlandırma daha rahat oluruz.

YUNAN MEDENİYETİ
Eskimiş bir medeniyettir yani yıkılmış ve tarihten çekilmiştir. Tarih okurken iki kavramı birbirinden ayırmalıyız.
1-Geçmişte kalan
2-Bugüne taşınan
Geçmişte kalan bizim bilincimizin içeriği haline gelmediği için ondan haberdar değilizdir. Biz evrenin altını ,üstünü (çok üst seviyelerde ve çok alt seviyelerde ) keşfederken görmediğimiz bilmediğimiz binlerce nesne var deyip devam ediyoruz çünkü o alanlarda ki nesneler bilgimizin konusu olmuyorlar. Tarihte böyledir. bir olay şu an bilgimizin nesnesi olmayabilir ama başka bir zaman bilgimizin nesnesi haline gelebilir.

Bir kültürün iki noktai nazarı olamaz. Olursa bizdeki gibi 20 tane tarih görüşü olur. Entellektüellerin farklı yorumları olabilir ve bu doğaldır. Kültürel olan,toplumsallaşan ,büyük çoğunluğun davranış ve perspektifini/bakış acılarını belirleyen Türkiye’de noktai nazar vardır. Bundan dolayı toplumsal olarak aynı geleceğe yoğunlaşamıyoruz. Türkiyede var olan tarih perspektiflerine baktığımızdda kimisi tarihimizi Hunlardan,kimisi Göktürklerden,kimisi Malazgirtten,kimisi 1928den başlatımakta. Bu bakışlar toplumsal davranışları belirleyen bir durumdur.

Bakışınız yanlışsa klasik metinleri de anlayamazsınız. Kimileri Kuran’la arama hiç bir mesafe koymayacağım demektedir. Aslında bu söz kültürden ve tarihten kurtulmak istenmesinin ifadesidir. Hiç bir tarihseltecrübeyi dikkate almadan okuyacağım Kuranı demektir.
Mefhumu olmayan şeyi göremezsin. Kendi ben idrakine sahip bir insan ancak ad koyma gücünü elinde tutar,terim yaratır ,başkasının terimleriyle idare etmez. Buda “ben farklı bir sese sahibim,kendi sesimi dışarıya aktarırım” demektir.
İbni Haldun Mukaddime’de güzel bir sorusu vardır. “Sahabenin Kuran okumasıyla ,endülüslü birinin Kuran okuması aynımıdır.” Yani Kuran okumaya nasıl bakıyorsun ?
Bir zanaat olarak mı?
Bir meslek olarak mı?
Varoloşsal bir sorun olarak mı?
Çeşitli disiplinler de ki insanlar ilgili disipline informatif bir süreç olarak mı yoksa varoluşsal bir mesele olarak mı bakmaktadır. Bu varoluşsal bakış taraf veya karşı taraf olabilir.
Ben o disiplini bilerek kendi varlığımı zenginleştirip anlamıma bir değer katıyormuyum?
Bir entellektüel kendi medeniyetini, tarihini ,kültürünü yada başka kültürleri sadece akademik ünvan ,maaş kaygısıyla yorumlamaması,okumamaması lazımdır. Böyle davranıldığında da bu okumanın bir etkisi olmaz zaten.
Yunan entellektüel faliyetini anlamak için şu noktalara dikkat etmek lazım;
Hiç bir tarih ve tarihsel olay mucize değildir. Tarihte devrim olmaz. Devrim nedenlerini bilmediğimiz olaylara verdiğimiz addır. Bir nevi izah edememe,mucize durumu gibi.
İster tespit edelim ister etmeyelim bütün tarihsel olgu ve olayların gerekceleri vardır. Belirli tarihsel bağlamları vardır.İndirgemeci ve çatışmacı okuma biçimi Batı aklına hastır. Bütün İslam entellektüel tarihi bağlamsal okumadır. Bağlamsal derken sadece historik değil,çevre,çoğrafya da dahildir.

Farabinin “Medinetül Fazıla” sının girişinde bir devletin kuruluşunun nedenlerini sayarken belirli maddeler sayar. O maddelerin her biri Aydınlanma döneminde bir teorinin adı olmuştur.

Hiç bir tarihsel olay insan bilgisinin dışında olamaz. Doğa biizm bilebileceğimiz bir şeydir. Allah bizim bilemeyeceğimiz bir şeyi yaratmaz. Bizim idrakimize konu olmayan bir doğa olayı yoktur. Şu anda onu bilemeyebiliriz ,buna kavramsal şemalarımız yetmiyordur,teorik izahlarımız yetersizdir,kullandığımız matematik onu açıklamaya müsait değildir,alet ve edavatlarımız yeterli değildir.Ama bu ilerde bilinmeyeceği anlamaına gelmez.
İmam Gazali Tefahütün’de Yunan tarzı düşünen müslümanları eleştirirken şöyle söyler;”Güneş ilahidir,orada değişme,bozulma olmaz diyorlar.” Bunlara Gazali ;Nereden biliyorsunuz? İnsan bilgisinin şartlarına baktığımızda aletlerle belirli bir teorik perspektifle bilgi elde ederiz. Güneş çok uzak ve gözlem için aletlerimiz yeterli değil,veriler az ve aralarda ki boşlukları biz dolduruyoruz. Gazalinin bu tavrı bilginin önünü kesmiyor aksine açıyor. Yani şu an o boşlukları biz dolduruyorsak ileride alet ve adevatlarla gözlemlediğimiz verilerle doldururabiliriz. Dolayısıyla bilgiye kesinlik ve sınır koyulmaması gerekir diyor.

İslam ve Yunan Medeniyeti Kıyası
1-Yunanlılarda kişi-yaratıcı Tanrı fikri yoktur.
Yaratıcı Tanrı fikri tek Tanrılı vahiy dinlerinin ve özellikle İslam’ın öne çıkarttığı bir olgudur. Tevhid fikri bir akide olarak mevcuttu ama metafizik bir ilke olarak İslam kazandırmıştır ve bunu da kelamcılar başarmıştır. Mutezile kelamcılarla başlayan süreç ,Gazali ve Razi’yle birlikte tamamlanır. Tevhid ilkesi olmadan modern bilim mümkün değildir. (tevhid ilkesinden;Allahın tek fail etken olması ve varolanlarla Allah arasında metafiziksel,spritüel faillerin girmemesi anlaşılmalıdır.Özellikle faal akıl,felekler gibi yeni-platoncu dizgelerin varlığı ve bilim-felsefe de bunların temzilenmesidir tevhid ilkesi.)
2-Nübüvvet kavramı yoktur. Peygamberlik fikri Yunan Kültürüne aykırıdır.
(Düşünce tarihi iki şekilde çalışılabilir.
a-Büyük daireden aşağı doğru inerek
b-Küçük daireden yukarı doğru çıkarsın.Küçük daireden yukarı doğru çıkmak uzmanların ve işin ehillerinin işidir ve zordur.Şöyle bir örnek verelim bununla ilgili;”Gazalinin bir fikrini çalışmak isteyen birisi önce Gazlinin o fikrini çalışmalı,ardından o fikrin İmam Cuveyni,Bakıllani,Ömer Hayyam,İbni Sina,Aristo ilişkisini kurmalıdır.Tüm bu ilişkileri kurmak zor ve zahmetlidir.” Ama büyük ölçekten küçük ölçeğe gitmek tersinir duruma göre daha kolaydır.

Düşünce tarihi sadece fikirlerin tarihi değildir. Fikirler tarihsel bir bağlamın ürünüdür. O bağlamla alakalı okumak gerekir. Bağlamından kopartılmış fikirleri alıyoruz,bağlamından kopartılmış o fikirlerle kavga ediyoruz. Kavga etmemizin sebebi o fikirlerin karşılık geldiği tarihsel derinlikten haberdar değiliz. Buda kavgaya sebep oluyor. Derinlik olan yerde kavga olmaz.
Yüzeysel düşünüyoruz.
Yüzey : Kare,dikdörtgen yüzeyseldir. Eskiler satih derlerdi.Üç boyutlu düşünmek yerine sathı düşünüyoruz. Filozoflar üç boyutlu düşündükleri için kavga etmezler sadece münazara ve münakaşa ederler.)
Jonatın Barness analitik felsefecidir ve yazdığı pre-sokratikler kitabında Thalase 80 sayfa yer ayırmıştır. Halbuki Thalese ait olup olmadığını bilmediğimiz iki cümlesi vardır;
-Herşeyin arkhesi sudur.
-Her yer Tanrılarla doludur.
Thalesin bahsettiği su değil ocean(okyanus) dur. Metinde Hydra değil ocean geçer. Okyanus Yunan Mitolojisinde Tanrıçadır. Evrenin ilk küresinin arapçada ki adı el-muhip (okyanus) demektir.
İki cümle üzerinden 80 sayfa yazı yazarak kültür inşa ediyor. Biz ise Razinin 400 cilt kitabına hiç bir şey yapmıyoruz. En çok bilinen ,tanınan İbni Sina’nın eserlerin tamamı bırakın Türkçeyi Arapçaya bile aktarılmadı.

Tarihte İslam medeniyeti hiç bir şey yapmadıysa en azından unutulmuş (kitaplarda ki ) bilgiyi zihinlere taşımıştır. Bilginin kitaplarda olması önemli değildir. Süleymaniye kütüphanesinde binlerce kitap vardır ama bu bilgi zihinlere taşınmazsa bir anlam ifade etmeyecektir.
Yunan medeniyeti MÖ 600-MS 600 arasında yaşamış 1000 yıllık bir medeniyettir. MS 600-800 arasında klasik bilim ölmüştür. Bu tespiti Dimitri Gutas yapmaktadır. 200 yıl boyunca filozof-bilim adamı yoktur. Felsefe öğretmenleri olmuştur. MS 800 ler de Bağdat’ta bu felsefe tekrar zihinlere taşınıyor. İnsanlar bu bilgiler üzerinden düşünmeye başlıyorlar.

3-Yunanlıların kapalı bir evren anlayışları vardır ve onlara göre evren tekdir ve kapalıdır.

İslam yukarıda sayılan üç özelliğin tamda zıddını söyleyecektir. Yaratıcı bir Tanrı vardır,nübüvvet vardır ve evren kapalı değildir. Ayrıyeten kapalılığın olmaması ne mekanca ne de zamancadır.
Razi tefsirinde evrenlerden bahseder.Aynı zamanda farklı evrenler olabilirler demektedir. Nitekim çağdaş fizikte bugün bunu söylemektedir.
Yine Razi evrenin sabit olmadığından bahsediyor ve evrenin yok olmuş,yeniden yaratılmış da olabileceğinden bahseder.
4-Beşeri bilgi ile ilahi bilgi arasında fark yoktur diyor Yunan Medeniyeti. Yunanlılara göre insan Tanrı gibi bilebilir. Bizde ise beşeri bilgi sınırlı (mahdut)tur. Belirli koşullara bağlıdır.
Tarihte ilk hakiki imparatorluğu Persler kurmuştur. Onlardan önceki Asurluların tecrübesi bir imparatorluk tecrübesi sayılmaz. İmparatorluk bir senfoni gibidir. Yönettiği çoğrafyaların kültürlerine,dinlerine,adetlerine ve geleneklerine karışmaz. Tarihte imparatorluk olabilmiş bir kaç medeniyet vardır ve bunlar;
Persler,Romalılar,Abbasiler,Osmanlılar ve İngilizlerdir.
Persler büyük ordularla hareket ettikleri için önlerine çıkan kitleleri (MÖ 600ler de) ,özellikle de aristokratlar ,batıya doğru sürmüşlerdir. Tales fenikelidir,pythagoras büyük bir ihtimalle Babillidir. Hareket eden bu kitleler önce Ege’ye yerleşiyor. Zaten o dönemlerde buralar İonya diye bilinmektedir ve İonya’nın Arapçası Yunan demektir. Pers ordusu Ege’yi de alıp Yunanistana geçince buralarda ki kitleler İtalya’ya gidiyorlar. Dolayısıyla İtalya’da da İtalya okulu ortaya çıkıyor. Persler Yunanistan ve Trakya’dan itilince bu kitleler Atina’ya geliyorlar.

Yunan kültürü çok karışık bir kültürdür. Zaten saf kültürler yaratıcı olamazlar. Terkip olan,farklı kültürleri bir araya getirip meczeden kültürler büyük işler yaparlar. Yunan kültürü büyük bir terkiptir. Yunancanın %40-50 si diğer kültürlerden alınan kelimelerden oluşmaktadır. Yunan kültürü içerisinde Mısır,Mezopotamya,Anadolu kültürleri,Miken kültürleri gibi bir çok kültürün etkisi vardır. Yunan kültürü aslında Yunanca kültür demektir. Çünkü o dönemde Perslerin bilim adamları ve filozoflarıda Yunanca yazıyordu eserlerini .Yunan etnik bir adlandırma değil medeniyet adlandırmasıdır. Bir etnik ulus kültür yaratabilir ama medeniyet yaratamaz. Medeniyet kültür üstü bir şeydir. Farklı etnik grupların ortaklaşa yarattığı bir bilimdir medeniyet. Türk,İngiliz,arap medeniyeti olmaz ama kültürleri olabilir.
Medeniyet büyük ölçekli metafizik sistemlere dayalıdır ve metazfizik sistemler bir kavmin yaratacağı şeyler değillerdir.
Barbar kelimesi Yunanca konuşamayan demektir. Yunanlı olmayan değildir. Yunanca Yunan medeniyetinde hikmetin,düşüncenin dili olmuştur. Tarihte ilk defa hikmetin ve düşüncenin dilinin Yunanca dışında bir dil olabileceğini ilk defa İslam Arapça üzerinden göstermiştir. İslam medeniyetiyle birlikte tarihten gelen Yunanca külliyatı Arapçalaştırarak arapça kültürünü yaratılmıştır.
Kadim kültürler de dil ile varlık iç içe kabul edilirdi. Dolayısıyla hikmetin dili aynı zamanda varlığın dilidir ve o evren de kutsal olan neyse “Tanrı,Logos” bunun dili de budur. Yunanlıya göre evrenin kuralları Yunanca yazılmıştı.

Klasik İslam Kültürünün büyük bir emeği,gayreti Yunan Kültürünü aşmak üzerine kurulmuştur. İnsan çağdaş konumunu dikkate almadan bir şey yapamaz. Yunanca kültür MÖ 3200 den başlayıp gelen bütün Orta Akdeniz dünyasının ürettiği kültürlerin ifadesidir. Yunanca yazılan en önemli astronomi kitabı olan Magestiğe baktığımızda (Batlamyus tarafından yazılmıştır) kullanılan matematik 60 tabanlıdır ve Babillilerden alınmadır. Kitaptaki gözlemlerin %80 ‘i Babil tabletlerinden alınmıştır,çünkü Yunanlılarda rasathane yoktur.
Yunan kültürü varlığı üç kademeli olarak almış ve incelemiştir.
Yunanlıların bütün derdi harekettir. Hareket bir değişim yaratır ve değişimin ucunda da insan vardır.
Hareket,değişim,insan
Modern bilim değişimin matematiksel modellenmesinden ortaya çıkmıştır. Descartes,Leibniz,Newton’un yaptığı değişimin matematik modellenmesidir.
Yunanlılar değişimi nasıl modellediler?
Evrende sürekli bir hareket var , hiç durağan bir nokta yok ama süreklilik de var. Mevsimler aynı,güneş her gün aynı yerden doğup aynı yerden batıyor ama birde değişim de var. Yunanlılar bu sorunu çözebilmek için 3’lü bir sistem inşa ettiler.
Hareket o kadar önemlidir ki Yunanlılarda Arsitonun Tanrısının adı Hareket Etmeyen İlk Hareket Ettiricidir. Bu Tanrının sıfatı da hareket ismi de hareket.
Evrende ki hareketin bir kaynağı vardır ve buda hareket etmeyen ilk hareket ettirici.
“Bir medeniyeti anlamak için
1-İlk ilke anlayışına
2-Evren anlayışına
3-İnsan anlayışına ve bu üçü arasında ki ilişkileri nasıl formüle ettiklerine bakmamız gerekir.”
Hareket etmeyen ilk hareket ettirici saf akıldır,ekmeldir,ilkedir.
İlke: Her hangi bir konuda nesnenin sahip olduğu tüm özelliklerine sahip olan örnektir. Mesela “devletin ilkesi şudur” dediğimiz de ,devlet demek ne demekse onun bütün sıfatları orada en mükemmel formu vardır. Bizim müraacat kaynağımız ,ona nisbetle devleti anlıyoruz.
Tanrı ilkedir,yani varlık dediğimiz hadise tüm özellikleri ,o Tanrı da en mükemmel formda var demektir.
Yunanlılar değişimi tasfiye etmek istediler. Çünkü hareket varsa değişim vardır hareket yoksa değişim yoktur.

aristo

İslamda Escamda da ecramda da değişim olduğunu söyler. Yukarıda ki tablodan Yunan evreninin şizofrenik olduğunu söyleyebiliriz.
Felek: İki anlama vardır.
1-Eski pehlevice de falak,kötülük tanrısı demektir.Bu manada kullanımı genelde edebiyattadır.
2-Klasik astronomide gezegenlerin döndüğü yer. Klasik astronomide gezegenler dönmüyor olarak kabul edilirlerdi. Yunan ve İslam medeniyetinde böyle kabul edilmiştir. Ayla Dünyanın enterasan bir ilişkisi vardır. Dünya kendi ekseninde dönerken aynı şekilde ayda kendi ekseninde dönmektedir ve ayla dünya birbirine paralel dönmektedirler. Bu paralellik ayın arka tarafının hiç görülmemesine sebep olmaktadır. Babilliler bunu ilk farkedenler oluyor ve bunu çözmek için ayın bir yüzeye gömülü olduğunu dönenin ay değil o yüzeyin olduğunu söylüyorlar ve o dönen yüzeye de felek adını veriyorlar.
Yunanlılar ay feleğinin üzerinde maddenin farklı olması gerektiğini ve hareketin türünün de farklı olması gerektiğini söylüyorlar.
Ay üstü alemde Maddeye esir (atariz) olarak kabul ediliyor ve esir maddesi nuranidir. Bütün göksel yapılar bu esirden kurulu olarak kabul ediliyor. Böylece hem Tanrı hem de gökyüzü ilahi bir yapıya dönüştürülmüştür.
Harekete konu olan nesneler esirlerden yapılmış ve hareketin türü de daireseldir. Dairenin başlangıç ve sonu yoktur,sürekli kendini tekrar eder.Bundan dolayı dairesel hareket mükemmeldir ve gökyüzüde mükemmeldir.
1905 de Albert Einstein Özel Görelilik teorisinde esir maddesinin olmadığını söylüyor fakat 1918’de Londra’da Bilim ve Esir Kongresi toplanıyor. Yani düne kadar esir maddesi kullanılmaktaydı. 19.yy fiziğini anlamak için esir maddesini bilmek gerekiyor. Newton fiziği de buna dahildir.
Ay Feleğinin üstünü ilahi kabul ettiğin de İslamla sorun yaşarsın. Kelamcılar 1000 yıl boyunca evreni saf fiziksel bir entite olarak tanımlamak için uğraşıyorlar. Evrende Allah’tan başka fail olabilecek hiç bir var olan yoktur diyorlar.
Ay altı ve ay üstü diye evreni ikiye böldüğümüzde cismi de ikiye bölmüş oluyoruz. Ay altına essam (cisim) ay üstüne de ecram (cirm) deniyor.
Kelamcılar bu diktomiyi aşmak için birleştirilmiş cisim ve birleştirilmiş fizik teorilerini savunuyorlar.
Madde:Arapçada uzanım demektir.
Müdde: Arapçada maddeden gelmiştir ve zaman demektir. Madde ve müdde birlikte bulunur. Müdde maddenin farklı bir okunuşudur. Madde ile zaman birliktedirler. Madde mekandır ,müdde zamandır ve ikisi birliktedir. Maddeyi aşan bir zaman yoktur,maddeyi aşan bir mekanda yoktur. Bu kelamcıların görüşüdür.Kelamcılara göre fiziksel olarak evrenin her hangi bir yerinde ki durum neyse diğer noktalarında da aynıdır.
Ay üstü evrende değişim yok kabul edişmiş ama ay altı evren de değişim var kabul edildiğinden bilginin nasıl oluştuğu sorunu gündeme gelmiştir. Çünkü değişimin olduğu yerde sabitlik olmayacağından bilginin oluşması da mümkün değildir.
Yunanlılar Değişimin sebebi olarak;
1-Dünya dört unsurdan kurulu kabul ediliyor
2-Hareket çizgisel/lineer varsayılıyor. Dolayısıyla hareketin bir başlangıcı ve bitişi olmaktadır.
Evrenle ilgili bu üçlü sistem psikolojiye,bilimler sınıflandırılmasına ve diğer tüm alanlara da yansıtılıyor. Bu üçlü sınıflandırma çok uzun sürelerde tartışarak elde ediliyor ve oldukça rafine bir sistem olarak kurgulanıyor. Onlarca medeniyetin,kültürün katkıda bulunduğu yaklaşık 3000-4000 yılda geliştirilmiş çok sofistike bir sistemdir. Bu sistemle o dönemlerde evrenin rasyonel,tutarlı bir açıklaması sağlanmıştır. Bu sistem İslam dünyasında dönüştürmeye konu olmuştur.

“Nesne farklıysa aynı yöntemle orayı bilemezsiniz. İnsanı fizik,tıp,kimya,ahlak daları inceler ve hepside farklı farklı inceler. Aslında insan aynı insandır ama insanın hep farklı açılardan ele alırlar.Bu da nesnenin değiştirir.”
Yunanlıların bu üçlü sisteminin en yukarısını Metafizik inceler. Tarihte ilk matematiksel bilim astronomidir. Fizik klasik geleneklerde matematiksel değildir. Newton fiziğin matematiksel olmasını sağlamıştır.
Ay altı evreni nasıl bileceğiz. Hareket ve Değişimin olduğu bir yerdir burası. Değişimin olduğu yerde bilgi nasıl olacaktır. Değişen şey bilinmez,dolayısıyla biz değişeni bilemeyiz. Modern bilimin tam zıddı. Değişime konu olmakla birlikte değişmeyen özleri bilebilirmiyiz.

Öz,Essence,mahiyet.
Nedir sorusu aslında ne durur demektir.
Çiçek güzel durur (Çiçek güzeldir)
Durur güzelliği çiçeğe yüklüyor.
Çiçek kırmızı durur (çiçek kırmızıdır ve kırmızılık çiçeğe yükleniyor)
Bir şey olması lazım ki başka bir şeyi ona yükleyelim. Aslında yüklenilendir öz. Yoksa öz spirütüel bir şey değildir.
Kainat klasik geleneklerde mahsus alanı için kullanılır. Ay üstü alem kainata dahil olarak görülmezdi.
Kain arapçada olan ,kainatta olanlar ,bozulanlar demektir. Bugün kainat bütün evren için kullanılmaktadır. Bütün değişmeleri taşıyan bir öz arayışı içine giriyorlar,bulunabilir mi ,varmıdır diye?
İnsan ölmüyor,bireyler ölüyor. Klasik bilim türle uğraşıyor.İbni Sina türle,türsel özle uğraşıyor.Çünkü türsel öz taşıyor ferdlerin özelliklerini.
Gazaliyi eleştiriyorlar ,ateş pamuğu yakmaz dedi diye.Halbuki Gazali için ateşin yakıp yakmaması türsel özle alakalı değil,ilişkiyle alakalıdır. İlişkiye bak diyor,türsel öze değil. Türsel öz dediğimiz şey türün en önemli sıfatıdır sadece. Öz denilince onu sabitliyorsun,türsel özler dünya da değişimden ali olduğu zaman değişimin dışında kalıyorlar. Bu değişimden ali olma ise sabitlemek demek ve buda Tanrının bile müdahale edemeyeceği bir alan yaratmadır.
Özçüler için ateşin yakma sebebi özünün onu gerektirmesidir. İcab etmesidir. Modern bilim özü kabul etmez. Dolayısıyla pamukla ateş arasında ki ilişki özsel temastan değil ilişkiden kaynaklanır. Pamukla ateş karşılaşıyorlar birinin özü yakmak diğerinin ki yanmak ve pamuk yanıyor. Nedensellik klasik geleneklerde ilişkiye dayanmaz,öze dayanırdı. Öze ilişkin nedensellik illet diye tanımlanırdı.
“Tarihsel derinliği olmayan milletler lafızlarla düşünür,derinliği olanlarsa mefhumlarla düşünür.”

Klasik dönemin dünyası çıplak gözle kurulmuş bir dünyadır. Göze konu olan yapılar dikkate alınmıştır. Bunun için optik ilmi çok önemlidir. Bu sistemi dönüştüren bütün kafaların dikkate aldığı,önemsediği 3 temel bilim dalı vardır.
-Kozmoloji
-Astronomi
-Optik
17.yy da ki bütün filozof bilim adamlarına baktığımız da ;Kopernikin yaptığı kozmolojik bir dönüşümdür,astronomi,matematik bilimlerini bilmez Kopernik.
Descartes hareket,optik ilimleriyle uğraşmıştır
Kepler astronomi ,optik ilimleriyle
Newton astronomi,kozmoloji,fizik,optik ilimleriyle uğraşmıştır.
Optiği dönüştürmeden klasik geleneğin sistemini değiştiremezsin. Klasik bilim gözle kurulmuş ,rafine bir sistemdir. Görme olayını ne zaman daha farklı inşaa edersen klasik sistemi de değiştirebilirsin. Modern bilimin mekanik olması Descartes’in görme olayını mekanik izah etmesiyle alakalıdır. Buda bütün yapının değişmesine kapı aralamıştır. İslam dünyasında bunu İbni Heysem yapmıştır.
İbni Heysem 4 cilt optik kitabı yazıyor. İslam dünyasında İbni Sinayı aşıp farklı bir felsefe farklı bir tefekkür yapılabileceğini gösteren iki adam vardır;
1-Fahrettin Razi
2-Şahabettin Suhreverdi
İkisinin de üzerinde en çok durduğu konu optiktir. Suhreverdinin tanım teorisini anlamak için optiğini bilmek gerekir. Tanım teorisine yepyeni bir bakış getiriyor Suhreverdi optikten hareketle.
Razi İbni Sina’yı İbni Heysem optiğini kullanarak aşıyor. Heysemin 3 konuda eseri vardır;
Astronomi,kozmoloji,optik. Heysem üç alanda da yepyeni şeyler söylüyor.
Gerçekliğin yeni bir tasvirine sahip değilsen yeni bir felsefe yapazasın.
Türkiye de bilim olmadığı müddetçe,mevcudun farklı bir tasvirini inşa edemediğimiz sürece vücut üzerine konuşamamız mümkün değildir.
Bugün vücut üzerine yapılan konuşmalar klasik geleneğin kavramlarıyla yapılmaktadır.
Müslüman entelllektüellerin en önemli sorunlarından biri mevcut ile vücut arasında ki dikotomileridir. Kafalarında ki vücutla ilgili tasavvurlar farklı,mevcutla ilgili tasavvurlar farklı.
Türkiye de eğitim düzeyi yükseldikçe inanç oranı düşüyor. Bunun da sebebi din dilinden kaynaklanıyor. 1000 yıl öncesinin bilim dilinin inşa ettiği din diliyle konuşmaya çalışıyoruz ama bu eğitimli insanlarda yanı bulmuyor.

Felsefe Bilim Tarihi Seminerleri 7

ihsanİhsan Fazlıoğlunun 04.12.2013 tarihinde Kagem’de verdiği felsefe bilim tarihi seminerinde aldığım notlar aşağıdadır.
Bilimin Tanımı: Verili gerçeklik küresine bağlı olgu ve olayların önceden tanımlanmış ilkelere ve yöntemlere göre düzenli,tutarlı ve rasyonel bilgisidir. Burada ki rasyonel kelimesini “çıkarımsal,gidimli” akıl olarak da alabiliriz.

Bu tanım en genel tanımdır. Bu tanımdan yola çıkarak hadis,tarih,matematik,fizik bilimlerini de bilim olarak kabul edebiliriz.Örneğin hadis biliminin bir gerçeklik küresi vardır ve o kürenin nesneleri vardır ve o neslerin bilgisi belli bir yöntem dahilinde ,dizgeli ,sistematik ve tutarlıdır. Bundan dolayı da rasyoneldir.

Bilimlerin muhatap oldukları gerçeklik küreleri değiştikçe olgu ve olaylar da değişir. Olgu ve olaylar değiştiğinde bunları ele alan yöntem de değişir. Yöntemde;
– Gerçeklik kümesi yoksa bilgi olmaz. Şey yoksa bilgi olmaz. Her türlü bilme faaliyetimizin bir gerçeklik kümesi vardır. Bu bizim ontolojimizdir yani varlıkça o bilimin zeminidir.

– Tutarlılık ,sistematiklik ve rasyonaliteden de taviz veremeyiz. Bir gerçeklik küresi sezgisel olarak bilinebilir ama bu bilginin paylaşılabilirliğinin azalması demektir.
Bilginin rasyonel olması aslında bilginin ilzam ediciliğini ortaya koyar.Rasyonel bilginin en önemli özelliği insanlar arasında en paylaşılabilir ve ilzam edici olmasıdır.

Rasyonel bilgiden korkulmaz ama bütün bilginin de rasyonel rasyonel bilgiye indirgenmesi problemlidir. Modern dönemde bütün bilgi rasyonel bilgiye indirgenmeye çalışıldı. Halbuki insanın “fıtri,mücerret,hadsi,meadi akıl” gibi bir çok farklı aklı vardır. İnsan sorunları,kaygıları tek rasyonel akılla çözülecek sorunlar değildir. Günümüzde ki temel sorun tüm bilginin istidlali akla indirgenmesidir. Rasyonel aklın kendisi sorun değildir. İslam medeniyeti buna en uygun örnektir. İslam medeniyetinde üretilen tefsir,hadis,fıkıh,matematik gibi ilimlerin hepsi usuli ilimlerdir ve usuli ilimlerin temeli de rasyonel akıldır. Her hangi bir dönemde istidlali akılla yazılan metinleri bugün rahatlıkla anlaşılabilirlerdir. Biz bugün İbni Sina’nın ,Aristonun metinlerini okuyup anlayabilmemizin sebebi budur. Ancak bir tasavvuf metnini anlamak için oraya katılmak lazımdır. O metinleri sadece okuyup analiz etmek yetmez. Orada sezgisel aklın ürünü olan bir dünya olduğu için o anlam dünyasına girilmedikçe onlar anlaşılmaz.

Modern dönemde ki bilim çatışmasının nedeni de din değil,rasyonel aklın dini dönüştürmek istemesidir. Bu özellikle bizim kültürümüz de geçerlidir. Din-bilim çatışması belki batı kültürü için doğrudur ama bizim kültürümüzde böyle bir durum söz konusu değildir. Biz de hiç bir düşünür dinle istidlali aklın bilgisini yanyana (eşit olarak) koymaz. İnsan önce müslüman olur sonra felsefeci,sanatcı,bilim adamı olur. müslüman bilim adamında ki ayrılık yan yana değil üst üstelik manasındadır. İnsan önce inanır,sonra felsefe,bilim,kelam yapar. Yani hiç bir zaman inancını diğerine yada diğerini inancına tercih etmez.

GERÇELİK KÜRELERİ
İnsanın muhatap olduğu iki temel gerçeklik küresi vardır.bunlar;
a-Doğa Gerçeklik Küresi(Tabiat)
b-Hayat Gerçeklik Küresi (Hayat)

Doğa ve hayat gerçeklik küreleri farklı olduğu için nesneleri de farklıdır. Nesneleri farklı olduğunda da bu kürelerin/nesnelerin bilme yöntemleri de farklı olacaktır.
Tabiat önce gelir yani tabiat olmadan hayat olmaz. Başka bir deyişle beden olmadan akıl olmaz.

Doğa ve Hayat Alanlarının Farkları

1- Tabiat bize rağmen vardır,bizim irademizin,bizim ihtiyarımızın ,tercihlerimizin sonucu var değilken
Hayat insanın ürettiği bir şey olması bakımından bize bağlıdır.
Bir çocuk doğduğu andan itibaren hemen hayatın içine çekilip alınır. Tabiata bırakılan bir çocuk şartlar ne kadar uygun olursa olsun üç saat içerisinde ölür. Çocuk doğduğunda hemen yıkar,kundaklar ve besleriz. Bütün bu eylemler tabiatta yoktur.

2- Tabiat mevcut bakımından insanın dışında ama idrak cihetinden insana bağlıdır.Hayat ise insanın ürettiği bir şey olması bakımından insana bağımı ama bilinebilirlik açısından objektiflik kazanmıştır. Bu bilinebilirliğini ilk defa sistematikleştiren de İbn-i Haldun’dur. Elbette ki daha önceki dönemlerde de örneğin Aristo,İbni Sina gibi kişilerde hayatın bir gerçeklik olarak görmüşlerdir ama bu gerçeklik küresiyle ilgili ciddi bir teori geliştirememişlerdir. Bunu yani hayatın objektifliğinin teorisinin yolunu Fahrettin Razi açmış İbni Haldun’da Mukaddime de sistematize etmiştir. İbni Haldun Mukaddime’sin de “Nasıl ki tabiatın bir sünnetullahı varsa ,hayatında bir sünnetullahı vardır” demiştir. Daha önceki dersler de olgu ve olayların bilinmesi için 6 özelliği taşıması gerektiğinden bahsetmiştik.Bunlar;
-Zaman ve mekanda olacak
-Yapı ve düzen özelliği gösterecek
-Nedensellik özelliğine sahip olacak
-Tanımlanabilir ve sınırlanabilir olacak
-Akledilebilir olacak
-Denetlenebilir,tekrarlanabilir olacak.
İbni Haldun tarihsel olgu ve olaylarda bu özellikleri taşıdığını söylemiştir.

Hayat insan eyleminin cisimleşmiş halidir. Tabiat ise somut olarak vardır. Bu istidlali akılla söylenmektedir. Birisi kalkar da “Tabiatta Tanrının eyleminin bir sonucudur” derse onun yaptığı bilim değil teoloji veya irfan olur. Gazali der ki “Evreni Tanrı yarattı dedikten sonra ki evren hakkında ki tüm kurgu sana aittir. ”

3-Tabiatta olgu ve olaylar somuttur. Hayatın nesneleri eylemdir. Eylemin faili vardır. “Eylem eyleyen ister(aktör)” Tabiatta ki olgu ve olayların faili yoktur. Modern ve çağdaş bilimde evrenin faili yoktur. Fail yoktur amil vardır.Evren de aktörler değil faktörler vardır.
Aktörler eyler,faktörler etki eder. Dolayısıyla sonuçlar ortaya çıkar. Sosyal bilimler de aktörlere bakarız. İrade sahibi bir aktör aramayız doğada. Aradığımızda bilim değil başka bir şey olur.
Sosyal bilimlerin nesnesi eylemlerdir,doğa bilimlerinin nesnesi somut olgu ve olaylardır daha doğrusu fizik nesnelerdir.
Eylemlerin bir niyeti vardır.
Eylemlerimizin bir amacı vardır.Doğada ki olguların bir amacı varmıdır bilmiyoruz.
Eylemlerimizin bir gerekçesi olur.
Neden :Nereden geldi
Niçin:Ne için önemlidir.
Tabiatta neden,hayatta niçin sorusu sorulur. Niçin sorusu doğa bilimleri için sorulmaz,sorulduğunda teolojik bir bilim inşa edersin ki klasik gelenekte bilimler böyledir.

Nasıl sorusu bir işleyişi merak etmektir. Nasıl yağmur yağar sorusu aslında yağmurun yamğasına etki eden faktörler nelerdir bu faktörler arasında ki ilişki nedir sorusunun cevabıdır. İlişki varsa o ilişki formüle edilebilir.
Sosyal bilimler de de bir ilişki vardır ve bu ilişki formülsel bir ilişki değil niçine dayalı bir ilişkidir.
İnsan eylemlerinde karar vardır. Doğada karar mekanizmalarını varsa da bilemeyiz. Sadece değişkenleri,unsurları analiz edip şu sonuç çıktı deriz. Ama insan eylemin de o insanın bir kahharı vardır. Özellikle ahlak felsefesinde bu karar mekanizması son derece önemlidir. Neye göre karar veriyoruz,hangi değişkenler kararımızı vermede etken oluyor.
Niyet,amaç,gerekçe ve kararı topladığımızda eylemin bir mana paketçiği olduğunu görürüz. Evrende bir mana aramayız. Evrene istidlali olarak yapılan bütün anlam yüklemeleri mecazidir.
Havkins 2500 yıl boyunca kelamcılarla filozofların tartıştığı meseleyi çözdü. Bu mesele kısaca “evrenin zamanda bir başlangıcı varmıdır yokmudur” sorunudur. Kelamcılar kabaca vardır derken filozoflar yoktur demekteydiler. Hawkins evrenin zamanda başlangıcının olduğunu söylediğinde dincileri haklı çıkartığına dair baskılara maruz kamış o da bunun karşısında büyük patlamada tanrıya gerek yok demiştir. Ama daha sonra bundan da vaz geçerek tanrıya gerek var yok benim meselem değil demiştir.

Hakim,Mütehakkim,Tahakküm ve Hüküm
bunlar fıkıh usulunden alınmış bir ayrımdır.
Hükmetmek ,hakim olmak eşyanın doğasına uygun davranmaktır. İnsan kendi nefsini eşyaya dayatırsa bu tahakkümdür. Tahakküm yapan kişi mütehakkimdir buda zulümdür. Çünkü adalet her şeyi yerli yerine koymaktır.
Somut odaklı düşünmek ahlaksızlık yaratıyor. Somutu elde etmek için bütün yollar meşru oluyor. Halbuki bizim vazifemiz yaşamaktır.Başarılı olup olmamak değil. İnsanın başına gelebilecek en büyük tehlike tekebbürdür. Tekebbür şirkle eşittir. Tekebbür “yerini bilmemezliktir”.

Doğal Gerçekliği ve Hayat Gerçekliğini Nasıl Biliriz
Doğal gerçekliği dikkate aldığımızda gözlemciyizdir.Onun yaratımında,çalışmasında etkimiz yoktur. Evrende durağan olan bir toplu iğnesi kadar nokta yoktur. Gerçeklik tamamlanmamıştır.
Doğa bilimlerinde insan gözlemciyizdir. Evren insan gözlemciden bağımsızdır? Ne kadar bağımsızdır? bu sorular şunun için önemlidir. Özellikle Hessen ,Grosman ve Thomas Khun ‘un metinlerinden sonra “biz bilimin trensandant ,aşkın,metafizik bir yapı olmadığını ,toplumsal,beşeri,bağlamsal bir yapı olduğunu kabul ettiğimizden dolayı insandan bağımsız bir gerçeklik varmı yokmu bunu tartışıyoruz.”
Bir şeyin var olması ile idrak edilmesi farklı şeylerdir. İnsan yoksa evrenin idraki olmaz.
İdrak noktasında benden bağımsız evren yok. Biz evrenin karşısında pasif değiliz. Evrenin görünüşünün inşasında aktifizdir. Baktığımız an gerçeklik bize göre şekil kazanıyor. Evren var ama bizim onunla girdiğimiz ilişkiye göre vardır.
Farklı bir doğumda yada yapıda olsaydık gerçekliğin idrakide farklı olacaktı.
Doğanın idraki insan gözlemci olarak doğayla girdiğim ilişkide hasıl olan bir sonuçtur.
İnsan gözlemcinin idrak üzerinde ki ilişkisini sosyal bilimlere aktardığımızda insanın durumu nedir? İnsan gözlemci yerine insan yorumcu geçecektir. Biz sosyal gerçeklikte ,tarihte,hayatla ilişkiye girdiğimizde idrakimiz basit bir kognisyon değil yorum eşliğindedir. İstanbulun fethini bir ağacın incelenmesi gibi bilemeyiz.Ona yorum katarak,yorumlayarak bilebilirim.

Fizik dünyaya yönelik idrakim gözlemci iken,sosyal bilimlerde idrakim yorumcuya dönüyor.
Gerçekliği nasıllıkla ele alıyoruz.Nasıllık bir mekanizma inşa etmek,bir ilişki belirlemektir ve bu bir açıklama modelidir. Biz evreni açıklarız.Ama İstanbul’un fethi için açıklama yetmez birde anlamı/a vardır.

Anlam ifade etmeyen şeye nesne muamelesi yaparız. İnsan ilişkilerinde de böyledir. Birisi anlam ifade etmiyorsa ona değer vermeyiz. Değer anlam ifade ediyorsa verilir.
Tarihimizle olan ilişkimizin kopması anlam ve değerimizi kaybetmemizden kaynaklanmaktadır.
Bir milletin tarihiyle irtibatını kuracaksanız ,o milletin anlam ve değer dünyasını tarihiyle yakınlaştırmalısınız. sosyal bilimlerin de aslında işi budur.

Biz sosyal bilimlerde insan yorumcu olarak nesnemize baktığımızda o nesneyi açıklamanın yanında anlamaya da çalışırız.
Açıklama;Açığa çıkartmadır. Neyi açığa çıkartırsın? Bilmek aslında “invisible” olan şemaların “visible” şemalara dönüştürmektir. Bu dönüşümü formüllerle ,denklemlerle görünür hale getiririz. Hafi olanı celi hale getiriyoruz ve bunu ya metamatikle yada geomterik modellerle yapıyoruz. Gizli olan değişkenleri modelliyoruz,dolayısıyla yasalıyoruz. Yasalayıcı açıklama.Bütün doğa bilme eylemi yasalayıcı açıklamadır.
Bilmek evrenin insancaya tercümesidir. Onu ancak biz o şekilde idrak edebiliriz. Makuiyetimize taşıyamadığımız hiç bir şeyi idrak edemeyiz.

Türkiyede ki dini yaşantının makuliyeti yoktur. Onun için irtibatımız çok zayıftır. Kelamımız yok. Şu Şu anda ki dini inancımız 150 yıl önceki babaannelerimizin dini inanclarının yüksek islam inancı haline getirilmiş halidir.

Sosyal bilimler de anlama yorumlayıcı anlamadır. Muhakkak anlamaya yorum eşlik eder. Sosyal bilimler de perspektif çok önemlidir. Perspektifi olmayan adam yaratıcı olamaz. Bütün büyük sosyal bilimler teorileri bir perspektifdir. Dolayısıyla sosyal bilimler perspektif bağımlıdır.
Tarihi önünde küçük düşmüş bir milletin başarı şansı yoktur. Massignon’un “bir milleti bir sefer yenmek istiyorsanız savaşın,sürekli yenmek istiyorsanız tarihin önünde küçük düşürün” sözü bu bağlamda önemlidir. Bizim millet olarak psikolojik ayar problemimiz vardır.

Fen bilimlerinde muhakkak bir teorik bakış vardır. Teori olmadan fen bilimi yapamazsınız. Önce hipoteziniz olacak,sonra onun deneyini yapıp,doğrulama/yanlışlamasını yapıp teori elde edeceksiniz. Bütün fen bilimlerinde teori bağımsız bir gerçeklik yoktur. Teori nesne yaratır. Teoriniz sağlamsa nesne üretir.
Doğa bilimlerinde ilişki tek yönlüdür. Ben ve doğa.Doğa bana balmaz. Doğa bildiğimiz kadarıyla bizi bilmeye çalışmaz. Sosyal bilimler çift yönlüdür. Biz sosyal bir teoriyi alıp toplumu dönüştürebiliriz. Biz onu belirleriz oda bizi belirler. Sosyal gerçeklik bir nevi canlıdır. Doğa bilimlerine ilişkin teoriler işe yaramadığında tarihsel olurlar. İyi bir matematikçi olmak için matematik tarihindeki teorileri bilmeye gerek yoktur.Sadece modern matematikte ki geçerli çağdaş bilgileri yeterlidir. Ama sosyal bilimler de iyi bir sosyal bilimci olmak için tüm teorileri bilmek gerekiyor.Çünkü o teoriler sosyal bilimin bir parçası haline gelmiştir. İstanbulun fethini yazacak birisi bu fetihle ilgili yazılmış tüm teorileri bilmek zorundadır.

Sosyal bilimler de bir anlama ufuk çizgisi vardır. Bir fizikçi ağacı incelerken bu kadar anlıyorum demez. Ama bir sosyal bilimcinin anlama ufku vardır. Anlam ufku kişinin ,yorumcunun sınırıdır.

sosyal bilimcilerin işi zor ve hayatidir. Bir matematikçi milleti ne kurtarır ne de batırır.Ama tarihçi,felsefeci bir milleti kurtarabilir de batırabilirde..

Felsefe Bilim Tarihi Seminerleri 6

ihsan
İhsan Fazlıoğlunun 27.11.2013 tarihinde Kagem’de verdiği felsefe bilim tarihi seminerinde aldığım notlar aşağıdadır.

Günümüzde sosyal bilimler doğa bilimleri ayrımı var.Özellikle sosyal bilimciler ki buna dini bilimler sahasıda dahil olmak üzere kendi yaptıkları çalışmaların bilim olarak adlandırılıp adlandırılmayacağı konusunda sıkıntı hissetmektedirler.

Sosyal bilimlere bazen manevi bilimler,bazen beşeri bilimler ,bazen insan ve toplum bilimleri denilmektedir. İsimlendirmede bile daha netleşmemiş bir durum vardır ki bu normaldir. Çünkü bilim kavramının kullanımının oturması 250 yıllık bir süreç almıştır. Kavramlar doğar,büyür,gelişir ,anlamları genişleyip daralabilir.Hiç bir kavram ergen doğmaz.Kavramların oturması süreç alır.

Doğa Bilimi Sosyal Bilim Çatışması Tarihi
Bazı yerlerde 17.yy da din bilim çatışması şeklinde ifadeler kullanılmaktadır. 17 yy. da din kavramı vardı da bilim kavramı yoktu. Olmayan bir şeyin çatışması nasıl oluyor. O dönemde “bilim adamı” kavramı sosyal statü olarak kullanılmıyordu. Newton kendini bilim adamı olarak değil doğa Filozofu olarak görüyordu. 17. yy da çatışan farklı teolojik yorumlarla klisedir. Newton,Leibniz,Hume,Descartes birer teologdur. Bunların oluşturduğu doğa felsefeleriyle klisenin savunduğu doğa felsefesi çatışmıştır.
17.yy da batı avrupa tecrübesinde ortaya çıkan doğa bilimi
-empirik
-mekanik
-matematik bilme tarzıyla ,hümanist/insan bilimleri çatışmasının mantığı nedir ? bu çatışma nasıl gelişmiştir.
insanlar mefhumlarını bilmedikleri kelimeleri kullanmaktan ççekinmiyorlar.Mefhumlarını bilmedikleri kelimeleri kullanarak entel olduklarını kanıtlamak istiyorşar.Halbuki entel ve entellektüel aynı şeyler değildir.
entel:lafızlarla düşünür
entellektüel:mefhumlarla düşünür.
İmam Gazali 12.yy da bu durumu şöyle tasvir etmiştir. “Ancak ahmaklar lafızlar üzerinden düşündüklerini zanneder. ”

1540 da Kopernik’ in “Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine” adlı eserle başlayan ve 1688 de Newton’un “Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri” adlı eseri arasında kalan tarihlere Bilim Devrimi denir. Bilim Devrimi adlandırması ancak 1936 da verilmiştir.
Batıda yeni bilme tarzının ortaya çıkmasının dört önemli nedeni vardır;
1-Politik Nedenler: Osmanlının ilerleyişi karşısında Batıda ortaya çıkan politik teolojik bir bunalım olmuştur. Klise hakikati temsil ediyorsa Türklerde batılı temsil ediyorsa , nasıl oluyor da batıl hakikati yeniyor. Bu durumda ya hakikatta problem var ya da hakikatın temsilinde. Hakikatta problem olamıyacağına göre Luther’in metinlerinde de gösterildiği gibi temsilinde problem var denilmiştir ve klisenin hakikati temsil edemediği öne sürülmüştür. Bu anlayış klisenin yıkılması görüşünü ön plana çıkartmıştır.
Modern bilimin ortaya çıkmasında en önemli neden Türk korkusudur. Galile’ nin telekoskobu benimsetmesi bunun somut örneklerindendir. Galileo teleskobu Türklerin gelişini önceden / erkenden görebilme imkanı sağladığını söyleyerek dönemin rasyonalistlerine kabullendirebilmiştir. Çünkü teleskop o dönemlerde daha çok büyücülerin kullandıkları aletlerdedir.
2-Epistemolojik Neden: Özelllikle merağa astronomi-matematik okulunda ortaya çıkan yeni bilme anlayışı ;Tanrının dışında her hangi bir aşkın otoriteye başvurmaksızın ister kozmik,ister kurumsal bir otoriteya başvurmadan insanın kendi kognitif imkanlarıyla gerçekliği bilebileceği konusunda ki nihai tespit batıya taşındığında ciddi toplumsal ciddi yansımaları olmuştur.
Klasik sistemlerde kozmik bir kognisyon vardı. Kelamcılar bunu yıkmış,meğara,semarkant ve istanbulda ki okullar da bu anlayışı takip etmişlerdi.
Meğera astronomi-matematik okunun getirdiği anlayışa göre insan ve gerçeklik yüzyüzedir ve insanın bütün bilgisi beşeri bilgidir. Bu bilgi beşeri imkanların kullanıldığı alet ve edavatlar la sınırlıdır. Bu sınırlarla da gerçekliği idrak edebilir. İdarak edilen bu gerçeklik ise mutlak değil beşer olarak tespit edilmiş bir gerçekliktir.

3-Malumat Bunalımı: Yeni dünyanın keşfiyle klisenin kapalı bir uzay haline getirdiği bilimlerin parçalanması .Mesela klise 2300 bitki türünün var olduğunu ve bunun nihai olduğunu söylemiş ama yeni dünya keşfedildiğinde bir çok yeni bitki ve hayvan türünün tespitiyle klisenin savunusu gerçeklikle uymaz hale geliyor.
İslam dünyasında dini otorite bilme faliyetine bir tanım/sınır getirmediği için batıda ki gibi sıkıntılar oluşmamıştır.
Klise batıda sadece ibadet tapınağı değil bir sistemdir. Düşünmeni,eleştirmeni,soru sormanı ,cevap aramanı ve her şeyi mümkün kılan prizmadır,gözlüktür.
Malumat çok sarsıcıdır çünkü somuttur. Klisenin hayvan katoloğu var ve yeni hayvanlar keşfedildikçe klisenin otoritesi sarsılmaya en azından ciddi ciddi sorgulanmaya başlıyor. Malumatlar artıkça klisede sıkıntılar baş gösterdi buda bunalıma sebep oldu.
Bacon eserlerinde batı da ortaya çıkan büyük zihniyet dönüşümünü anlatır.
4-Mekanik Zenaatlerin Gelişimi:Batıda yazılmış National Magic,Matematical Magic tarzı kitaplar ilk bakışta magic isminden dolayı büyü gibi gelebilmektedir. Batılıların o dönemde büyüden anladıkları terzilik,reçel yapma,yağ yapma.bunları islam dünyasından tercüme ettikleri için onlara büyülü gelmekte.Yoğurdun yağ olması onlar için okkült bir şey geliyor.

Okkült:Gizil,batıni güç.
Manifesto: Manifest,tezahür etmek.

Özellikle zenaatkarlar (makina ustaları) dönüşümde çok etkilidirler. Galileo bir alet yapıcıdır.
Yukarıda sayılan 4 temel etken ve sayılamayan başka etkenler batıda büyük bir dönüşüme sebep olmuşlardır. Batıda iç içe geçmiş bir kaç devrim vardır. Descartes devrimi ,sonrasında Newton devrimi gibi.
Yeni bir yöntem olmadan yeni bilgi ortaya çıkmaz. Dolayısıyla ilk büyük dönüşüm metodolojidedir. Zaten ilk metedoloji metnini kaleme alanda Bacondur (Novum Organom-1619)
Batıda ki bu dönüşüm klasik bilme tarzını yavaş yavaş terketmeye sebep oluyor. Bu bilme tarzı üç temel terimle özetlenebilir.
1-Empirik:Deneyimsel
2-Mekanik:Evreni bir makina gibi idrak etmek demektir. Bu yolu Gazali başlatmıştır. Evrenin mekanik okunması islamın öngördüğü bir şeydir ama Gazali bunu felsefi bilim sistemine katmıştır. Temel önermesi şudur: “Evrende Tanrıdan başka fail olan hiç bir spirütüel,aşkın,metafizik illet yoktur.” Evren büyülerle,spirütüel,mistik yapılarla izah edilemez. Bu tevhid ilkesinin düşünceye ve bilmeya tatbikidir. Özellikle metafizik neden Gazali tarafından reddedilmiştir.

Modern ve Klasik Bilim Farkları
1- Klasik bilim tümelcidir,tümeli arar.
Modern bilim geneldir. Bir şeyin genel olmasıyla tümel olması apayrı şeylerdir,apayrı perspektiflerdir.
2- Klasik bilim kavram üzerinden gider, modern bilim ise formül üzerinden gider. Bir şeyi tümellemek demek tümeli elde etmek yani kavramı elde etmek demektir.
3- Klasik bilim mantığa dayanır. Tanrı evreni mantığa uygun olarak yaratmıştır der klasik bilim.
Modern bilim matematiğe dayanır.Tanrı evreni matematiğe uygun olarak yaratmıştır der modern bilim.
Galieo Tanrının “kitabı Tekvini / yaratılmış kitap (doğa) metamatik formüllerle yazılmıştır.Alfabesi üçgenler,dörtgenlerdir” der.
Klasik bilimin dili mantıksaldır.Aristonun ,İbn-i Sina’nın doğa felsefeleri mantıksaldır yani kavkamsaldır.Formül yoktur onlarda yani matematiksel değillerdir.
4-Klasik bilim neden üzerinden gider,modern bilim yasa üzerinden. Klasik bilimde yasa yoktur,doğa yasası diye bir tabir bilinmez klasik dönemde.

Klasik gelenekte nesneler özünden hareket ederler.Yani ateşin pamuğu yakması bir ilişki değildir. Ateş yakar çünkü özü yakıcıdır,pamuk yanar çünkü özü yanıcıdır.
Klasik geleneklerde neden özsel bir şeydir. Modern bilimler de ise neden ilişkiseldir. Modern bilimde özü bilemeyiz çünkü öz bize kapalıdır. Numenal olan kapalıdır biz fenomenal olanı bilebiliriz.
Gazali ve İbni Sİnayı modern bilimler açısından okumak yanlıştır.

5-Klasik bilim kesinlik,katiyyet ister. Çünkü tümel olan kesindir. Onun için klasik bilim tümdendelimseldir(dedüktif).
Modern bilim olasılıkla yetinir çünkü genel olasılık demektir,tümevarımcıdır.
Tümdengelimde ilkeyi koyarsın ,tekil bir şeyi ilkeyle kıyas ederek sonucu belirlersin. Tümel kapalı bir kümedir.
Tümevarımda X1,X2,X3,X4,…,Xn-1,Xn Xn-1,Xn’ye sıçrarsın. Tüm çaylar yeşildir. Geçmiş ,gelecek ve şimdiki. Bütün çayların yeşil olmasını sayarak değil genelleme yaparak yani elde ki verilerden hareket ederek sıçrama yaparak elde ediyorsun.
Modern bilim mutlakiyet,kesinlik aramaz.

6- Klasik bilim logosu esas alır. Bilinebilir,tanımlanabilir ,sınırlandırılabilir olanı ve özet halindedir.
Modern bilim ise teknologosa bakar. Teknik tarafını yani kullanımını,faydasını önemser. İnsan sadece düşünen bir canlı değil aynı zamanda alet yapan bir canlıdır.
Sadece klasik bilimde logosu bilmek,kognitif bir hazza erişmek,kemale ermek gibi klasik bilimin tanımlarıyla yetinmez. Modern bilim aynı zamanda bir fayda,pratik uygulama arar ve bunu da önemser.
Modern bilim tek başına oluşmuş rasyonel bir olgu değildir. Modern bilimin oluşmasının temelinde bir tarafta simyacılar, bir tarafta matematical büyü,doğal büyü,bir tarafta alet edavat yapımı,empirizm,parçacık kimyası vardır. Bütün bunlar birleşip modern bilim ortaya çıkmıştır. Modern bilim sentezdir ve bu sentezde Çin,Hint,İslam,Yunan ve batıda ki gelişmeler vardır. Bunlar büyük bir terkip yapmışlardır.
7-Klasik bilim logosa bağlı olduğu için düşünce merkezlidir. Tefekkür üzerinden gider.
Modern bilim hesaplama,matematik üzerinden gider. Sayma ve ölçmedir yöntemi. 17.yy da meşhur ilkedir “tartışma,hesap et.”
Modern bilimlerin özellikleri Newton fiziğinde müşahhas olmuştur. Newton fiziği 1543-1687 arasında ki dönemde ampirik ,mekanik,metematik bilme tarzının zirvesi olarak yerini almıştır.

bu bilme tarzı sadece doğayla sınırlı kalmamıştır.Bu tarzı her şeye uygulamaya başlamışlardır. Newtoncu devlet,newtoncu din,newtoncu ahlak.Özellikle Fransız aydınlanması yeni bilmeyi sekülerize etmiştir.
Newton büyük bir teologdur. Hayatında 8 yıl matematik,astronomi,fizik çalışmış ,25 yıla yakın simya ve teoloji çalışmıştır. Bu bağlamda Newtona son büyücü de denilmektedir.

Newtonun yeni bilme yöntemini bütün yapılara uygulandığı zaman insanın tasfiye edildiği bir durum ortaya çıkmıştır. O dönemde yaşamış Bartley diyor ki ” evren makina değildir. Evrende bir çok nitelik vardır. İnsan bedeninin haricinde bir çok yapısı var.” Aynı şekilde Gothede Newtonun optiğine karşı optik çalışmalar yapmış ve ışığın sırf dalga boylarından müteşekkil olmadığını ,her rengin insanda ayrı birer anlamının,değerinin oluşturduğunu yada insanın bunlara yüklediğini belirtir. Dış dünyada var olanları sadece fiziki özellikleriyle inşa etmek doğa bilimleri için mümkünse de insan için mümkün değildir. İnsanın sevgileri,duyguları nesneyle irtibatta her zaman devrededir.

Tamda Newton’un yaşadığı dönemde İtalyan asıllı bir filozof olan Vico Newtonculuğa karşı “Yeni Bilim” adıyla bir eser kaleme alıyor. Vico bu kitap da; “evreni biz yaratmadık dolayısıyla yaratmadığımız şeyi bilemeyiz. Bizim evren hakkında ki fikrimiz zandır. Ama tarihi biz yarattık.İnsanın yaptıklarını bilebiliriz. Şiirin ,müziğin ,destanın,duyguların,sevginin olmadığı bir dünyayı bilmek anlam ifade etmez.” İnsanın olmadığı bir dünyayı bilmek insana ne sağlar. İzzet Begoviç’ in deyişiyle “bilime evet ama sanatın kurduğu bir dünyada”.
Sanatın,müziğin olmadığı bir dünya da bilim sadece bana form,şekil,biçim verecektir. Newtoncu bilimin felsefesini Kant yapmıştır.
1800 lere kadar batıda yeni bilimler,keşifler fazla okutulmamıştır. Bunların ders müfredatlarına girmesi yavaş yavaş olmuştur. Comte modern bilimin pozitvist felsefesini yapmıştır. 1860′ dan sonra modern bilim zihnibir çalışma olmaktan çıkıp toplumsallaşmıştır. Bu toplumsallaşma da Pasteur’ün aşı teorisi sayesinde olmuştur. Aşı kadına tekabül etmesinden dolayı modern bilim toplumsallaşmıştır.

Klasik geleneklerde en çok ölümler kadınlar arasında ve doğum esnasındadır.
1800 yılllarına kadar batıda ki tüm üniversiteler klisenin kontrolündedir. İlk defa klise kontrolü dışında üniversite Almanya’da açılmıştır.
Avrupa da modern bilim ilk defa sağlık sektörü üzerinden toplumsallaşmıştır. Modern bilim entellektüel bir uğraş olmaktan çıkmıştır.Edison icat fabrikası kurarak tarihte ilk defa bilim adamlarıyla zenaatkarları bir araya getirmiş ve teknolojinin insan hayatına girmesini sağlamıştır.
modern bilimin sonucu olan teknolojini insan hayatını belirleyen bir yapıya kavuşuyor. bu yapıya kavuşunca pozitivizmin etkisi olağan üstü artmıştır. Bu ise batıda bir çatışmaya sebep olmuştur. Özellikle Vico’yu devam ettiren Alman idealistleri hümaniter tarih bilimlerini inşa etmişler ve ön plana çıkarmaya başladılar. Tarihselcilik ve tarih biliminin kurucuları Almanlardır. Kanttan,Herder’e oradan da Hegel’e ulaşır oradan da Diddley uzanır. Bu çizgide sosyal bilimler ortaya çıkıyor.

Batıda bu iki ekolün yani Alman ve İngiliz zihniyetinin çatışması ortaya çıkıyor. Bu çatışmayı çözmek için George Sarton (1884–1956) tarih sahnesine çıkıp bilim tarihi disiplinini kuruyor. Bilim tarihi esas itibariyle fen bilimleri-sosyal bilimler çatışmasını çözmek için kurulmuştur. Yani bilim var ,tarih var. Tarih Almanların işi,bilim İngilizlerin işi. Bu ikisini birleştirip hem sorunu çözmek,hem de tarihi de bir bilim haline getirip,hem de bilimin tarihsel olduğunu gösterip ikisini bir kulvarda buluşturmak. Bilim önemlidir ama bilimde tarihseldir.
Sorun kısmen çözülse de 1800’lü yılların başlarında ki sanayide ki gelişmeler ve teknolojik gelişmeler tarihte ilk defa tarım toplumunun kıt imkanlarının ötesinde fabrikasyon üretiminin artmasıyla ortaya çıkan bolluk ve bunların birleşimiyle bilimin hayat üzerinde ki etkisi artmıştır.
Bilim tarafında bu gelişmeler olurken hesapta olmayan Marksizm ortaya çıkıyor.1831 de Londra’da 2.Bilim Tarihi Kongresinde Boriss Hessen ilginç bir tebliğ sunuyor. Newton’un “Principia Mathematica” sının Sosyal Ekonomik Kökleri adlı tebliğ. Hessen’den habersiz 1834-1835 ‘de Grosman adlı bir bilim adamı “Mekanik Felsefenin Sosyal Kökleri” adlı bir kitap yazıyor.

Hessen ve Grosman ilk defa şunu gösteriyorlar. Bilim transandent/alkın bir yapı değildir. Tarihin içindedir. Dolayısıyla bilim dediğimiz hadise sosyal bir olgudur.Üretim,psikoloji,sosyoloji,politika,din ,ekonomi vb. bir çok yağıyla iç içedir. Bu açıdan bilimi tarihin dışına ahistorik ya da metahistorik kılarak transandent bir yapı gibi göstererek açıklayamayız. Her türlü bilimsel dönüşüm ve faaliyet tarihsel yapı içerisinde,bağlamı içerisinde ,sosyal ilişkiler içinde anlaşılmalıdır. Bu çok basit bir şey değildir. Doğruluk,gerçeklik,hakikat gibi kavramları boşa çıkartır.Bunların toplumsal olduğunu söylemektir.

Hessen-Grosman tezinden sonra Batıda Bilim-humanitas çatışması şiddetlenir. 1959’da C. P. Snow “iki kültür” adlı Rede konferansında bilim-sosyal bilim çatışmasını ilk defa formülleştirmiştir. 2.dünya savaşından sonra Thomas Kuhn bu teoriyi batı normlarına göre yeniden üretmiştir. Bu paradigmaya göre bilim dediğimiz hadise tamamen insani,beşeri tarihsel bir üretimdir. Doğru,gerçeklik gibi kabullerde tarihseldir. İnsanın ve toplumun dışında ,bunu aşan transandent bir bilimden bahsedilemez.

Modern bilimin ortaya çıkmasında 3 bilim dalı etkili olmuştur. Daha doğrusu bu üç bilim dalı klasik dönemin en önemli bilimleriydi.
-Kozmoloji
-astronomi
-optik.
Klasik bilimde evren son derece önemlidir. bundan dolayı bu üç disiplin tarih boyunca önemli olmuştur.
Batılılar 1600 ile 1890 arasında mantık çalışmazlar. Çünkü o dönemlerde mantık skolastisizmi hatırlatır. Ançak mantığın felsefe dünyasına tekrar dönemsi 1870’den sonraya rastlar. Buda Viyana Pozitivistlerinin mantığı matematikselleştirmeleriyle gerçekleşmektedir.

Sosyal Bilimlerle Doğa Bilimleri Arasında ki Farkın Temellendirilmesi
Olgu ve olaylar iki sfer/kürededir.
1-Tabiat-olgu-fact
2-Hayat-olay-event

Tabiat
1-İnsanın irade ve ihtiyarına bağlı olmadan var olan şey demektir. Var olmak idrak cihetinden insana bağlıdır. Evrende idrak eden tek canlı insandır.
Mevcudiyetle idrak ayrı ayrıdır. Bir şeyin mevcut olması başka bir şeydir,idrak edilmesi başka bir şeydir. aralarında bir diyalektik ilişki var ama evreni insan yaratmıyor fakat insan idrak ediyor.
2-Tabiat haricidir.
Obje:dışarı atmak.Latincede objekare dışarı fırlatmak manasına gelir. Biz dışsallaştırmadan bir şey bilemeyiz. Karşımıza koyup aramıza mesafe koymadan bilemeyiz. Bilen,bilinen ,bilgi. İki unsur yani bilen,bilinen olacak ki bilgi ortaya çıksın. Alim,malum,ilim.Dış dünyanın bir parçası olarak nasıl dış dünyayı haricleştiriyoruz. Dışsallaştırma mevcudiyet cihetinden değil idrak cihetindendir. İdrak cihetinden evren hariçtir. Evrenin içerisinde bulunan zihnimiz evreni ötekileştirip/nesnelertirip/objeleştirip bilinebilir hale getiriyoruz.
Objeleştirme üzerinden elde edilen bilgiye husuli bilgi denilmektedir. Yani bilen,bilinen,bilgi ilişkisi vardır. Hasıl,tahsil edilen bilgidir.
Öyle bilgilerimiz vardır ki bilen,bilinen,bilgi aynıdır. bu bilgi türlerine ise Huduri bilgi denir. Ben ,beni biliyorum dendiğinde bu huduridir.
Hayat

Hayat tüm unsurlarıyla insan irade ve ihtiyarına bağlıdır. İnsan var olduğu için hayat vardır. Hayat irade ve ihtiyara bağlı olarak cisimleşip nesnelleşerek hariç hale gelir. Hayatın tabiattan farkları;
1- Tabiat somut olgu ve olaylardan oluşuyor ve şey dediğimiz bir yapıdan oluşuyorken
Hayat eylemlerden oluşur.Sosyal bilimlerin konusu/nesne alanı tecessüm etmiş ,nesneleşmiş eylemlerdir.
2- Biz evrenin bilimini yaparken failini dikkate almıyoruz. Aldığımız zaman bilim olmaz.
Eylemin muhakkak bir faili vardır. Evrende amil etkenler,hayatta fail etkin olan şeyler vardır.
3- Evrende Causality/sebep vardır.Sosyal bilimler de ise reason/gerekçe vardır.
İrade: Canlılığımızdan kaynaklanan taleplerdir. Hayvanda da vardır. Hareket etme isteğidir. Bitki de irade yoktur. Yapma isteğimiz bizim irademizden kaynaklanır.

İhtiyar: Yapmama isteğidir. İnsanlara hastır ve bir şeyleri yapmaktan vazgeçebiliriz.

köylerde ihtiyar heyeti ve muhtar vardır. Kelamda Tanrının en önemli sıfatı Kadiri Muhtar olmasıdır. İhtiyar “hayır” kelimesinden gelmektedir. Akıl bedeni haz,istek ve arzularını dışarı bıraktığında hiç bir zaman şerri talep etmez. Hep hayrı talep eder. İhtiyar adam bütün bedeni istekleri yani hayvani tarafı bitmiştir ve sadece akıl tarafı kalmıştır.

Hayat irade ve ihtiyar kavramlarının sentezinin üstüne kuruluyor. Eylem nedenlerimiz bunlara göre belirleniyor. Biz insanın sadece istekleri üzerinden anlayamayız aynı zamanda istemedikleri üzerinde de anlamak zorundayız.

Eylem birim olarak bir içeriğe sahiptir. en önemli içeriği ise niyettir. Niyet, yönelim bütün insan eylemlerinde farkında olalım ya da olmayalım mevcuttur. Bu niyet muhakkak bir amaça yöneliktir. (Amaç,maksat,kast)Bir şeyi kastederek yaparız.
Garaz: Küçük ölçekli amaca garaz denir.
Bizim eylemlerimiz de niyet,amaç,gerekçemiz vardır. Niçin sorusuna cevap olacak bir gerekçe.
Sosyal bilimlerde gerekçe ileriye doğrudur. Fen bilimlerinde geriye doğrudur. Fen bilimlerinde hep bir önceki nedeni sorarsın. Sosyal bilimler de ise niçin bunu yaptın deriz. Bu soru ise bir amacı/maksadı /garazı kapsar.

Niyet,maç,gerekçe ve karar. Eylem bir karara dönüktür.
Fikir: Tefekkür ettiğimizde hasıl olan sonuca fikir denir. Tefekkür tertip etmekten gelir. Kavramları düzenlemek,yargıları elde etmek,yargıları düzenleyip çıkarımları elde etmek tefekkürdür.
Tedbir:Tefekkürü dışarıda ki herhangi bir menfaati veya maslahatı dikkate alarak yapıyorsak buna tedbir denir.
İnsan eylemlerinde tedebbür ve tedbir mevcuttur. Çünkü belli bir amaç ve kast vardır ve belirli bir karar sonucunda ortaya çıkar.

tüm bu yapı yani “niyet/amaç/gerekçe ,karar” eylemi ortaya çıkartıyor ve bu eylem de bir mana taşıyor.
Beşer: İnsanın heykeli demektir. İnsanın aklı olmadan bedenine beşer denir. Çocuk potansiyel insandır ama beşerdir. Beşer insanlaşır.
Mana: Sosyal bilimlere Geistik bilimlerde denilmektedir. Manevi bilimler diye de tercüme edilebilir.

İnsanın maneviyatını sadece din oluşturmaz. siyaset,sanat,müzik vb. gibi bir çok unsur maneviyatı oluşturur. İbni Haldun mukaddime’de “bir kültürün devletleşmesi için din şartmıdır sorusuna şart değildir.” demektedir. Bir kültürde maneviyat ahlak varsa o devlet kurabilir. Her kültürün bir maneviyatı vardır.
Mana kelimesinin tam tükçesi “demek istenilen” dir. Bizim eylemlerimiz bir kast içerdiği için bir şey demek isteriz. Her eylemde ,her konuşmamda aslında sesten oluşan bir paketcik gönderiyorum ama o paketciğin içerisinde benim kastım/amacım var.
Bizim bütün eylemlerimiz bir mana taşır ve hayatta mananın tecessüm etmiş halidir. Onun için manevi bilimler denmiştir. Süleymaniye Camisine baktığımızda doğa bilimlerinin yöntemleriyle açıklanabilir bir fizik yapı vardır ama sadece bundan müteşekkil değildir o yapı.
Mana kelimesi bizim bütün eylemlerimizin niyet,amaç,gerekçe ve kararımızı birlikte bir arada tutan bir şeydir. sosyal bilimler eylemi inceledikleri için aslında manayı incelerler.
Tecessüm etmiş bütün insan eylemleri mana araştırmasıdır.Tarihte,sosyolojide ,psikoloji de.
Maddi olan her şeyde fizik bilimi geçerlidir. Mananın başladığı yerde fizik bilimi biter.
Hayat tabiatın üzerine kuruludur. Bedenizimiz tabiattır ama zihnimiz manayı üretir. Maddenin içinde mana üretilir.
Sarmaşık nasıl sarılacağı bir şey isterse manada muhakkak bir madde ister. Caminin içi manadır ama cami maddedir.

Felsefe Bilim Tarihi Seminerleri 5

ihsan

İhsan Fazlıoğlunun 20.11.2013 tarihinde Kagem’de verdiği felsefe bilim tarihi seminerinde aldığım notlar aşağıdadır.

Yöntem yaratır ve öldürür. Bir bilgide bir yönteminiz yoksa,oraya bir düzen veremezsiniz. Sosyal bilimlerin en önemli bilme yöntemi perspektifdir,fen bilimlerinde ise gözlemdir. Doğada gözlem yapılır eğer bu yakın nesne gözleniyorsa müşahede edilir uzak nesne gözleniyorsa rasat edilir.Eğer gözlediğimiz nesneler gözle görülmeyecek kadar küçüklerse mikroskop gibi aletlerle gözlenir. Gözlem insan gözlemciye bağlıdır. Sosyal bilimler ise bir perspektife ,bakış açısı içerisinde idrak edilir. Bu bakış açısı da insan bakış açısıdır. Dolayısıyla perspektifiniz yoksa sosyal bilimlerde iş yapamazsınız. Tasvir eder,kes yapıştır yaparsınız ama manzara yaratamazsınız.

Fen bilimlerin de bilgi insan gözlemciye bağlıyken,sosyal bilimlerde insan yorumcuya bağlıdır. Çünkü fen bilimlerinde açıklama yapılırken,sosyal bilimlerde yorumlama,anlama yaparız. Fen bilimlerinde nasıl sorusuna cevap ararken,sosyal bilimlerde niçin sorusuna cevap ararız. Yorum ve anlama bir bakış açısına göredir. Bu bakış açısı ise bir usule göredir. Bizim klasik geleneğimizde yazılan tefsirlerin önce bir tefsir usulü,fakihlerin ise fıkıh usulü vardı. Sosyal bilimler doğa bilimlerinden farklı olarak bir tür hermenotikdir.

Bugün sıradan insanların tarih perspektifi Yunan’dan başlar. Bu inşai bir hakikattır ve yanlıştır. Tarih/medeniyet mezepotamyadan başlar ve bizde bu yüzden tarihi mezepotamyadan başlattık.

İnsan anlamı inşaa eder ve girer inşaa ettiği anlamın içinde yaşar. İnsan anlamını da o inşaa ettiği anlamın içinde bulur. Dolayısıyla biz kendi kendimize ördüğümüz o kozanın içinde yaşarız. İnşaa ettiğimiz bu koza mutlak değildir,başka kozalar veya başkalarının kozaları da bulunabilir.
Şu anda ki politik,ekonomik,ideolojik hakim unsur kuralları koyuyor ve bizler bu hakim unsurun koyduğu kurallarla eğilip bükülüyoruz(eğitiliyoruz). Bu eğitime göre de perspektifimiz oluyor. Bunu fark edip aşmak belirli bir mesafe ,belirli bir ayıklık istemektedir. Şu an hepimizin kafası Yunan-Latin modeline göre şekillenmiştir,çünkü Yunan-Latin modelini temel alan bir kültürün hakimiyeti söz konusudur.

Fen bilimlerinin anası fizikse,sosyal bilimlerin anası da tarihtir.

Sosyal bilimlerde yada insanın yaşamında hiç bir şey boşluktan ortaya çıkmaz. Konuların ve kavramların bir bağlamı vardır. Mesela “Laiklik” kavramını.Bu kavram Fransa’da ortaya çıkmıştır ve fransız milletini kurtaran bir çözüm olmuştur. Kavramın çıktığı dönemlerde aşağıdan gelen katoliklerle yukarıdan gelen protestanlar birbirlerine girmişler ve çok vahşi bir iç savaş hasıl olmuştu. Fransa ilk ulus devlet olduğundan protestan ,katolik çatışmasının en şiddetli yaşandığı yerdi.
İnanç makuliyetini (kelam,usul)kaybettiğinde çok öldürücü olmaktadır.

Fransızlar protestan,katolik çatışmasını aşabilmek için daha üst bir kimlik olan “Fransız” olmağı ön plana çıkartmışlar ve bu fransızlığı da fransızca dili üzerinden yani fransızca konuşma üzerinden inşa etmişlerdir. Fransız diye bir ırk yoktur tarihte ama fransız ırkını fransızca üzerinden inşa etmişlerdir.
Laiklik fransızlar için bir çözüm olurken başkaları için ölüm olabilir.

Sosyal bilimlerde gerekçe ,fen bilimlerinde neden önemlidir. Perspektif gerekçe üzerinden inşa edilir.

Mısır
Orta dünya nehirler etrafında ve tarım üzerinden kurulmuştur. Nil,dicle-fırat,ganj,sarı ırmak gibi ırmaklar hep aynı hattadırlar.

Mısır organizasyon olarak mezepotamyadan daha sonradır ve nispeten kapalı bir yapısı vardır. MÖ. 5000’e kadar gider yerleşim yerleri ama sistematik organizasyonları (bilim,teknik,düşünsel) MÖ.2000’ler de başlar. MÖ 600 yy. da mısır kültürü bitmiştir. Persler mısırı bu tarihlerde ele geçirmiştir ve bununla birlikte mısır kültürel olarak bitmiştir. Mısırda ilerlemeler yavaştır ve çok gelişmiş bir matematikleri yoktur. Ondalık konumsal sayı sistemini kullanmaktadırlar.
Müslümanlar için mısır kültürünün önemi Kuranda kullanılan ondalık kesir sistemi mısırdan alınmadır.
Mısır matematiği çok primitifdir. Mezopotamyalılarda ki gibi gelişmiş bir sayı anlayışı yoktur. Cebir çok zayıftır. Sadece 1.dereceden denklemleri kullanabiliyorlar. Ayrıca matematikte yanlışlamayı esas alan AHA diye bir sistem kullanıyorlar.
Mısırlıların en gelişmiş olduğu ilim dalları tıp ve simyadır. Tıp ve simya birbirini tamamlayan disiplinlerdir. Mumyalama için bu iki bilim dalı kullanılmaktadır. Mumyalama teknikleri,cerrahi,dişcilik vb. tıpla alakalı alanlarda epeyce ilerlemişlerdir.

Amr bin As mısırı ele geçirdiği zaman simya ve tıpla ilgili literatürde islam dünyasına aktarılıyor. İslam dünyasında ki ilk tercümeler tıp ve simyayla ilgilidir.
Tercüme başlatıcı değil besleyicidir. Hiç bir kültür tercümelerle başlamaz. Yolda olan bir kültür beslenmek için başka yerden besin ister .Tercümelerden önce tevarüs,temellük,temeffül dönemleri vardır.

Zehir kadim kültürlerin en önemli bilimidir. Çünkü diplomatik ve bürokratik bir bilimdir. Hem bir devletin iç dizaynına hemde devletler arası ilişkiler de işe yarar.
İslam yayıldığı zamanlarda politik ve siyasi tartışmalarda tıp ve simya bir güç olarak kullanılmıştır.

Mısır takvimi çok dakik ve gelişmiş bir takvimdir.
Mısırın en gelişmiş bilimi evren yorumlarıdır. Hermetizm ve mistisizm mısır icadıdır. Hermetik gelenek tarihin en etkili geleneklerindendir ve bugünde devam etmektedir. Hermetizm belkide tarihte ki ilk total,bütüncül,holistik evren yorumudur. Üç hermesin merkezi olarak mısır kabul edilir. Kabbalist gelenekde mısır kökenlidir ki daha sonraları İbraniler sistematik hale getirip kabullenmişlerdir. Pitogoras uzun süre mısırda eğitim almış pitogorascılık hermetik mistik bir gelenek olmuştur.
İki tür hermetizm vardır;
1-Pesimist
2-Optimist gelenek.
Pesimist gelenekte evrenin bilgisinin elde edilmesinin mümkün olmadığı düşünülür. İyimser gelenekte ise evrenin bilgisinin elde edilebileceği bu bilgiyle de insanın mutluluğa ulaşılabileceği öne sürülür. Bu iyimser hermetizm son derece etkili olmuştur tarihte. Yunanda,islamda bunu açık bir şekilde özellikle de İhvanı Sefa’da görmek mümkündür.

Yunan felsefe yapma biçimi hermetik geleneğin holistik evren görüşünden çok etkilenmiştir.
Teori kelimesinin ilk anlamı ayin izlemektir. Niçin ayin izlenir? Ayin izlemek hermetik bir gelenektir ve ayin izleyerek temizlenme ,arınma sağlanmaktadır.
Hermetizm sisyayla iç içedir ve simya zannedildiği gibi ucuz metallerden altın elde etmek değildir.

Mısırlılar papirüsleri de icat ediyorlar.Papirüs kelimesi oradan gelmektedir. Paybil,papirüs rulolarından gelir.

Cumhuriyet döneminde mezopotamya ve anadolu eksenli bir tarih perspektifi benimsenmiş inönü döneminde bu terkedilerek yunan eksenli tarih perspektifine geçilmiştir.

Hititler

Orta anadoluda bir kültür sentezi yaratmışlardır. Yozgat civarındadır merkezleri. Anadoluda ki küçük şehirleri birleştirerek bir kültür karışımı ortaya çıkartmışlar ve mezopotamyadan yazıyı ticaret yoluyla getiriyorlar.

Hititlilerin en önemli özelliği demir ve demir zanaatıdır. Savaş tarihi için çok önemlidir bu zanaatler. Çünkü kılıç ve benzeri aletler bu metallerden yapılmış ve ilk uygulayanlarda Hititliler olmuştur.
Hititlilerin en önemli özelliklerinden birisi politik teolojiyi geliştirmeleridir.
Teolojinin çeşitleri vardır;dini,doğal,politik gibi.
Klasik dönemlerde bir şehir başka şehirle savaşıp yenildiğinde o şehrin Tanrısı da yenilmiş olurdu. Hititliler fethettikleri şehrin tanrılarını yok etmeyip kendi panteonlarına katmışlardır. Böylece fethedilen bölgenin insanlarının absorbe edilip içselleştirilmesi çok daha hızlı olmuştur. Bu matık kabe mantığıdır. Farklı toplumların ve kabilelerin tanrılarının hepsini bir yerde tutarak bir şehrin merkez olmasını sağlanmıştır. Hititlere 1001 tanrının imparatorluğu da denir. Fethettikleri yerlerdeki tanrıları panteonlarına alarak o bölgenin insanlarını bünyelerine rahat ve hızlı adapte ederek çok büyük bir imparatorluk kurabilmişlerdir.

İbrani dinlerle çok tanrılı dinlerin kavgasının sebebi tek tanrı fikridir. Yeni tanrılara Putperest insanlar çözüm bulmakta sorun yaşamıyorlar.Panteonlarında yeni tanrıya yer açarak sorunu çözmekteler. Tek tanrı panteona girdiğinde diğer tüm tanrılar dışarı çıkmak zorunda kalıyor. Tekcilik eğer usul dairesinde yapılmazsa kırıcı olabilir. Hakikat varsa diğerlerinin görüşleri ikincil olmaya mahkumdur.

URARTULAR
Doğu Anadoluyla ,güney anadoluyu mezopotamyayla bağlamışlardır ve yazının bu bölgelere gelmesini sağlamışlardır.

Lidyalılar parayı buluyorlar.Parada itibari bir değer olarak ticaretin kolaylaşmasını sağlamıştır.
Frigyalılar tarihte ilk defa tablet ve papirüsün haricinde yeni bir yazı malzemesi olan parşömeni bulmuşlardır. Bergama kağıdı demektir parşömen. Kilim,halı örme tekniklerini geliştiriyorlar ve müzik aletlerini keşfediyorlar. Yunanlılar daha sonra frigyalılardan müzik aletlerini alacaklardır.
Anadolunun devamı sayılan Girit/Miken bölgesi bugünkü Atina ve Moro civarında da bir medeniyet vardır. Bunlar Yunanın arka planında kaldıklarından çok bilinmezler. Zeytincilik ve zeytin yağı bu medeniyet tarafından yaygınlaştırılmıştır. Aynı şekilde üzüm ve üzüm bağı ve şarap da bunların ürünleridir.
Şarap Ege bölgesinin medeniyete en büyük katkısıdır.Bölgede adaların çok olması denizcilik noktasında gelişmelere sebep olmuştur.
Anadolu kültürleri Van’dan Ege Bölgesi’ ne kadar olan bölgede iki şeyi yapmışlardır;
1-Kendileri bir şeyler geliştirip medeniyete katkı sağlamışlar
2-İran yaylalarından Moro’ya kadar olan bölgeyi ortak bir kültür havzası haline getirmişlerdir.

Pers imparatorluğu tarih sahnesine çıkıp Anadoluyu ele geçirdiğinde bu bölgelerde bulunan kavimleri batıya doğru iteklemiştir. Bu itekleme de Yunan kültürünün oluşmasını sağlamıştır. Devletler ortadan kalksa dahi o devletleri oluşturan kültürler uzun süre varlığını devam ettirebilir. Bunun en güzel örneği Hititlilerdir. Hitit kültürü ve dili 1024 yılına kadar varlığını devam ettirmiştir. Okuma yazma bilen,hasipleri,katipleri olan kültürler kolay kolay ortadan kalkmaz.Çünkü yazı kültürü taşır.

Anadolu kültürleri mezopotamyayla ortak kültür havuzu oluşturmayı başardığı için perslerin tazyikiyle bu kültür önce egeye,oradan italyaya oradan da yunanistana geçmiştir.

Viladüş Şam
Bugün kü Dımeşk(Şam)’ten Sina Yarımadası’na kadar olan bölgedir. Bu bölge ormanlık olduğundan yağmur almakta olup bundan dolayıda tarım sulamaya değil yağmura dayalı olarak yapılabilmekteydi. Bu maddi zemin bölgede organize devletlerin kurulmasını gerektirmemiş buda İbrahimin bu bölgeye gelmesini sağlamıştır. Viladüş Şam 3 kavim için çok önemlidir;

a-Ugaritler: Çok geç keşfedilen bir kavimdir.Fenikelilerin yaygınlaştırdığı alfabeyi icat eden millettir.
Her milletin tarihsel şartlardan kaynaklanan bir tabiatı olur.
Bu milletlerden birisi de Soutlardır. Soutlar büyük bir tüccar kavimdir. Tıpkı Asurlular ve Fenikeliler gibi. Çinden Bizans’a kadar olan bütün bölgenin ticaretini kontrol altında tutuyorlardı. Türklerin tarihte yükselmesinin (Göktürkler) nedeni soultlu tüccarlardır. Göktürk İmparatorluğunun bozkır hüviyetinden çıkıp dünya sistemine entegre olmasının iki nedeni vardır;
1-İpek ticareti
2-Solutlu tüccarların orta asyada tekbir merkezi devlete duydukları ihtiyaç.
Klasik imparatorluklar büyük oranda tüccarların eseridir. Çünkü tüccarlar merkezi imparatorluklarda daha rahattırlar,bu iki anlamdadır;
1-Emniyet
2-Gümrük vergisi bağlamında. Çok devlette çok gümrük vergisi verilmek zorundadır. Ama tek imparatorlukta sadece bir vergi verilir.

İpek klasik gelenekler de altının yerini tutar. Maaşlar ipekle ödenirdi.Para ölçü birimi ipektir.
Çoğrafyayı tüccarlar bilir klasik geleneklerde. Devletler çoğrafya bilmezler. Büyük tüccarlar büyük çoğrafyacıdırlar aynı zamanda.
b-Fenikeliler: Tüccar bir kavimdirler.
Kızıldenizi tamamen orta dünyaya katarak ticaret havzaları haline getiriyorlar. Ümit burnunu ilk defa dolaşıyorlar.
Cebeli Tarık boğazını geçip baltık denizinden İngiltere’ye ulaşıyor ve buralarla ticaret yapıyorlar. Buda o dönemin şartları içerisinde güçlü bir gemicilik ve denizcilik teknolojisine sahip olduklarını göstermektedir.
Fenikeliler sahip oldukları yaygın ticari ağla beraber alfabeyi tüm dünyaya taşımışlardır.Bugünkü tüm alfabeler ugarit alfabesinin dönüşümleridir. Ugarit alfabesi sessiz harflerden oluşup 28 harften meydana gelmekteydi.

c-İbraniler:
İbranilerin kökeni Hz. İbrahimin kenan iline gitmesine dayanmaktadır. İbrahim ve ailesi tapınak rahipliğinden geldiği için yazı kültürüne aşina idiler.
Avrupa da ilk yazılı metin olarak Tevrat kabul edilmiştir uzun zaman.Bu kabul mısır hiyerogriflerinin resim değil yazı olduğunun keşfine kadar devam etmiştir.
Avrupa da dinle bilgi/malumat çok içseleştirildiği için,bilimsel bazı buluşlar bunalıma neden olabilmiştir. Mesela Darwinin türlerin kökeni adlı çalışması ,kopernikin güneş merkezli teorisi gibi bilimsel teoriler hristiyan teolojisinde ciddi sıkıntılar meydana getirmiştir.

Tek Tanrı fikri büyük oranda kral tanrı fikrine karşı geliştirilmiştir. Saray ile tapınak kavgasında krallar kendilerini daha yukarı konumlandırmak için kendilerini Tanrı ilan etmişler ve tapınaktakileri de kendilerine hizmetçi kılmışlardır. Tek Tanrı fikri aynı zamanda kral tanrı fikrini de iptal etmiş kralların ,rahiplerin hepsinin tek Tanrının hizmetçisi olduğu fikrini ortaya koymuştur.
Aynı şekilde tek Tanrının tüm insanların Tanrısı olduğu kabulü çok zor olmuştur. Bunun nedeni kötülük problemidir. Putperest toplumlarda bir şehir başka bir şehirle savaşır yenilen şehrin Tanrısı güçsüz sayılır ve Tanrı değiştirilirdi. Tek Tanrı inancında böyle bir şey mümkün olamadığından dolayı sorunu Tanrının insanları cezalandırması olarak görme eğilimi oluşmuştur.
Biz üzerimize düşen vazifeleri yerine getirmediğimizden dolayı Tanrımız bizi cezalandırmakta fikri oluşmuştur.Bu ceza fikri Tanrının evrensel olmasına sebep oluyor ki buda İbrani Teolojisinde sıçramaya sebep olmuştur.

İbranilerin gittikleri her toplumda dışlanmalarının ana ekseni tek tanrılı olmalarıdır. Tek Tanrı panteonda ki diğer tüm tanrıların reddi manasına gelmektedir aynı zamanda.

Bir milleti millet kılan zaferleri değil,yenilgileri,hüzünleridir.

Yunan felsefesi ortalığı kasıp kavururken tek etkilenmeyen millet yahudilerdir.
Tıpta yahudi hastalıkları diye literatür vardır.
En fazla geri zekalı oranı yahudilerdedir. Çünkü iç evlenme çok fazladır.
özellikle aydınlama döneminde yahudilerden filozof,bilim adamı gibi önemli insanların fazla çıkma sebebi bu milletin çok zeki olması değil Alman kültürüdür. Almanlar kliseden bağımsız ilk üniversiteyi açtıklarında (Humdolt),öğrenci alımlarında din,millet,cinsiyet ayrımı gütmediler.Böylece Almanyada yaşayan bütün halk üniversiteye gidebildi. Üniversiteye gidip orada hoca olan yahudiler sadece kendi milletlerinden asistan almışlardır.Ayrıca yahudilerin millet olarak taşıdıkları bir takım özelliklerde bunda etkili olmuştur.
Yahudilerin vatanı Tevrattır. “Biz tevratı koruduk,tevratta bizi korudu” cümlesi onlara aittir.
Yahudiler tarih boyunca hep taşınabilir işlerle uğraşmışlardır. Bunlar ;
-ticaret
-ilimdir. Taşınmaz işe girmiyorlar çünkü ellerinden alınma riski vardı.
Yahudilerde maddi durumu müsait olan ailelerin bir çocuk okutması farzdır. Kendi çocuğu okumadı ise de başkasının çocuğunu okutmak zorundadır. Yahudilerde bilgi çok önemlidir. Bugün İbni Sina2nın El Kanuni Fit Tıp adlı eseri türkçeye bir kez tercüme edilmiş olmasına rağmen ibranice 111 kez tercüme edilmiştir.
İngilizler çatışmalarını anlaşarak,Fransızlar devrimle çözdüler. Almanlar ise çözüm farklı olmuştur. Almanlarda Aristokrasi ile köylü sınıfı anlaşmış orta sınıf ise kütüphanelere gitmiştir. Kant zamanında 4000 tane filozof 300 tane felsefe dergisi vardır. Bütün orta sınıf Hölderlinin deyişiyle “milletce okumaya gitmişlerdir.”

Tarih boyunca bütün bilgi akışını yahudiler sağlamıştır.
Yahudiler Graudy’nin deyişiyle bir tür medeniyet dinamosudur.
Tarihte ki her hangi bir çoğrafyada ki ilmi çalışmaları anlamak için muhakkak yahudi network’e dikkat edilmelidir. Tarihte iki büyük network vardır.
1-Hac: en önemli entellektüel alış verişin yapıldığı yerdir. Mekke ve Medine’de yazılan eserlerin sayısı islam dünyasında yazılan eserlerin 1/4 ne tekabül etmektedir. Alimler büyük oranda buralarda kitap yazmaya gayret eder ve buralarda yazdıkları kitapları da tuffe diye başlardı.
2-Yahudi Networkü

Yahudiler hanedana sahip olmayan bir millettir. Davut ve Süleyman sonrasında kavga ettikleri için hanedan fikrine sıcak bakmamışlardır. Bundan dolayı devlet fikri yoktur.

Göçebe milletlerde organize olmak şarttır. Tartışmaya mahal verilmez göçebe toplumlarda. Çünkü yaşam şartları buna izin vermez.

Felsefe Bilim Tarihi Seminerleri 4

İihsan hsan Fazlıoğlunun   13.11.2013 tarihinde Kagemde verdiği felsefe bilim tarihi seminerinde aldığım notlar aşağıdadır.

Felsefe bilim yaparken bilgiyi hangi aşamalardan geçirerek üretiriz.

Bilgi bir şeyin bilgisidir. Şey yoksa bilgi olmaz.Bu şey çeşitli gerçeklik kürelerine göre başkalaşabilir. ,fiziksel gerçeklik ,matematiksel gerçeklik,tarihsel gerçeklik,psikolojik gerçeklik,dini gerçeklik gibi.

Bilginin olması için havadis olmalıdır. Olgu ve olaylara havadis diyoruz. Biz bilmeye kalkıştığımızda o bilme eyleminin ucu gerçeklik küresine karşılık gelmesi lazımdır.

Biz gerçeklik küresine yöneldiğimiz de orada nesnelerin nesiyle muhatap oluyoruz,nesiyle uğraşıyoruz. Fiziki evren olgu ve olayların toplamıdır. Ancak biz bu olgu ve olaylara yöneldiğimizde bu olgu ve olayların ahvalini biliriz. Hallerini biliriz. Bilgi esas itibariyle bilen ile bilinenin bir ilişkisidir. Ne bilen tek başına bilgiyi inşa eder ne de tek başına bilinen bilende yansır. Yani biz pasif bir ayna değiliz. Bilgi çift taraflı bir inşadır. İnsan değişir ama gerçeklik farklılaşır mı? Bunu bilemeyiz.İnsandan bağımsız gerçeklik deneyimleyemeyiz ki? İnsandan bağımsız bir gerçeklik olabilir mi? Bunu akıl tecviz edebilir ama nasıldır bir fikrimiz olamaz. İnsan X ışınlarını görecek donanıma sahip olsaydı birbirimizi bu gerçeklikte değil daha farklı bir gerçeklikte görecektik.

Duyu yapısı verileri alıyor,gören göz değil beyin,duyan kulak değil beyin ama veriler organlardan geliyor. Oradan ne kadar geliyorsa o kadar iş yapıyor. Duyular farklı olursa gerçeklikte farklı olacaktır.

Gerçeklik birazda insanın kabına uygun olur. İnsan uçabilseydi şu anki ulaşım sistemi olmayacaktı,binalar da pencereler olmayacaktı. Farkında olalım yada olmayalım hem fiziksel hemde kendi inşa ettiğimiz hayat denilen gerçekliği imkanlarımızın ,donanımlarımızın sınırı içinde inşa ediyoruz. Dolayısıyla çok büyük bir küstahlıktır ki insan ben gerçekliği olduğu gibi görüyorum desin. Gerçeklik küresiyle muhatap olduğumuzda o gerçeklik küresini de dönüştürüyoruz. Aslında gerçeklik hep aynı ama idrak değişiyor,çünkü o gerçekliği okuduğumuz alet,edavat ve teorilerimiz değişiyor. bundan dolayı Aristonun gerçekliği bu,İbni Sinanın ki bu,Newton’un ki bu diyebiliyoruz. Gerçeklik tamamlanmamıştır,evren tamamlanmamıştır,insan da tamamlanmamıştır. Gerçekliğin bizim dışımızda ne tür olduğu konusunda sadece tahminde bulunabiliriz. Yani gerçeklik insanın dışında insanın onunla girdiği ilişkinin dışında bir alana sahip olabilir ama biz onu bilemeyiz. Biz ahvali biliriz. Nedir ahval? Gerçekliğin bize kendisini nasıl sunduğu,fenomenal olan,zahir olandır. Evren bize kendini sunuyor ama bu sunuş sonuç alış bizim imkanlarımızla sınırlıdır. Klasik dönemde çıplak gözle kurulan bir felsefe bilim vardı. Aristonun mantığı ,fiziği,İbni Sinanın metafiziği anlamak istiyorsanız,insanın kognitif yapısı,bilişsel yapısı,bunun idraki ,tasviri,o felsefe bilim sistemini kuran insanlarca anlaşılma limiti seviyesi gerçeklik idrakinide belirler.Çıplak gözle kurduğumuz bir dünya ,bir sistem ie mikroskopla teleskopla kurduğumuz bir gerçeklik küresi apayrı şeylerdir. Kullandığımız teorik diller ,geliştirdiğimiz yorum ve yapılar apayrıdır. Burada gerçeklik katmanlı bir hal kazandı. Gerçeklik

1-katmanlı bir şey

2-Tamamlanmamış bir şeydir ve biz de bununla hem hal oluyoruz. Bize kendini o anda sunduğu ve bizimde onu idrak edebilecek kapasitemizin elverdiği ölçüde .Dolayısıyla hep gerçekliğin ahvaliyle meşgulüz. Çünkü olgu ve olaylar

-pozisyon sahibidirler

-etkinliktir.durağan hiç bir şey yoktur.

-ilişki içindedir. Üç özellikte aynı şeydir ama baktığımız açıya göre isim veriyoruz. Olgu ve olaylar sabit donmuş bir idealizasyonda değildir. Sadece olgu ve olaylar değil insan bile donmuş değildir. bir insanın olması için sonsuz değişken devrededir. Farkında yada farkında olmadan. Biz ilişkilerimizin dışında değiliz. Ama ilişkilerin de var ettiği bir şey değil bizimde içinde olduğumuz bir ilişkiler ağının parçasıyız. Bu parçası olma durumu hem atom altı alemde hem de atom üstü alemde de geçerlidir.

Evrende her şey her şeyle ilişkilidir. Olgu ve olaylar sürekli bir pozisyon,etkinlik ve ilişki içindedir.Bu sadece doğal bilimler için değil ,tarih bilimi içinde geçerlidir. Tarih olmuş bitmiş bir şey değildir. Geçmişimizle kurduğumuz her ilişki geçmiş idrakimizi değiştirir. Bundan dolayı tarihi olgu ve olaylarda süreç ve akış içerisindedir.

Her şey bir süreç ,akış içindeyse nesneleri nasıl bilebiliriz. Akıp giden süreç içerisinde olan olay ve olgularda belirli modlar,kodlar,formlar,patternler vardır.Örüntüler. Bu akışın sürecin belirli bir kurallılığı var. Bütün bu yapıya kısaca doğa diyoruz.

Doğa:Her şeyin doğasından bahsederiz. Doğa bir olgu ve olayın örüntüsüdür. Onun akış şemalarıdır. Şematizm yoksa bilemeyiz. Devletin doğası dendiğinde devlet nasıl kurulur,nasıl işler sorularını soruyoruzdur aslında. Biz olan şematizmin bize kendini sunma biçimiyle muhatap oluyoruz. Onu kullandığımız alete,edavata bağlı olarak inceliyoruz.

Ahvalin dışında olgu ve olay kendinde bir gerçekliği olabilir. İnsan gömülü olduğu durumla mukayyettir.

Evrende ki yapıyı metafizik seviyede temellendirmek için üç kavram kullanılmıştır.

-Arche:Köken

-İllet

-Fail

kant ve hegele kadar devam eden tartışmalarda bu kavramlar önemlidir.

Arche yunanlıların temel düşüncesidir. Evrenin kökeni nedir ve evren bu kökenden nasıl oluşmuştur temel iki sorusudur. Bu oluşum kendi iç yapısıyla ilgili bir şey. Yunanlılar hiç bir zaman archenin dışında bir varlığı tasavvur etmiyorlar. Evrenin dışında aşkın bir tanrı fikri yoktur.

İllet fikri İbni Sinanın sistematize etmiştir. Evren illetlerden örülmüştür. Tanrı illetlerin illetidir. burada oluş fikri pek anlam ifade etmez. Artık taşma sözkonusudur.

Esas fail tanrıdır. Buda yaratıcıdır. Doğa esas itibariyle fail olmaktan çıkmış,faillik tanrıya verilmiştir.

Bu üç görüş üç tanrı tasavvuru ortaya çıkarmış ve tarih boyunca bu tasavvurlar çarpışmıştır. Bu tasavvurlar;

-Köken Tanrı:Originatör

-Mimar Tanrı:Prodüktör:Tanrı,madde

-Yaratıcı Tanrı:Creator:Dinlerin tanrısı

Ahvaline muhatap olduğumuz olgu ve olayların altı tane temel özelliğe sahip olduğunu kabul ederiz.

1-Her olgu ve olay mekan ve zamandadır.

Biz mevcudiyetle idraki birbirine karıştırıyoruz. Bir şeyin mevcut olması başka,idraki başkadır. Evreni biz yaratmadık ama evrenin bilgisi bize bağlı,Tanrıyı biz yaratmadık ama tanrının idraki bize bağlı. Bir şeyi var kabul etmekle bilgisi apayrı şeylerdir.

Deneyimlemediğin hiç bir şeyi bilemezsin. Nasılki bilgi bir şeyin bilgisidir,inançta bir şeyin inancıdır. Şey olmadan bilgi ve inanç olmaz.

İdrak mekan ve zamanda olur. Bilme işi gariptir.Biz evrenin bir parçası ve içinde olmamıza rağmen parçası olduğumuz bütünü bilmeye çalışıyoruz. İnsan oğlunun trajedisi budur. Evrenin evreni bilmeye çalışması. Müslüman düşünürler bunu “varlık ,insana yüklemdir” diyerek özetlemişlerdir. Mutlak:Talak (boşanma)kelimesinden gelir ve zaman ve mekandan bağımsız manasındadır.

2-Her olgu ve olayların bir yapı düzeni vardır. 

Tarihte de yapı ve düzen vardır. Yapı ve düzen yoksa hiç bir şey bilemeyiz.

3-Bu yapı ve düzenler nedenseldir.

Dört türlü neden anlayışı vardır.

-Teolojik Neden:Hikmet denir.Niye namaz farz kılındı sorunun cevabı ancak Tanrının hikmetidir.

-Metafizik Neden:İllet denir. İbni Sinanın bahsettiği illet

Bütün bilme faaliyetleri beşeridir. İbni Sinanın bilme tanımı farklıdır ve Aristodan gelmektedir. buna göre insan tanrı gibi bilebilir.

Ateizmin ilk ortaya çıktığında anlamı bilme faaliyetine tanrıyı karıştırmamak manasındadır. Newton,kant birer ateist ama tanrı tanımaz değillerdi.

-Fiziksel Sebeb

-İnsan eylemleri için kullandığımız gerekçe anlamında neden.

4- olgu ve olayın

-tanımlanabilir

-sınırlanabilir

-yenilenebilir olması lazımdır.

Tanımsız olgu üzerine konuşamayız. Tanım haddinin olması lazım. Olgu ve olay tanımın dışındaysa tasavvurun dışındadır. Tasavvur edemediği şeyi kavramsallaştıramayız,kavramsallaştıramadığı şeyinde üzerinde konuşamayız. Anka kuşu dendiğinde bile onun niteliklerini sayarak tanımlıyoruz.

5-Tanımlamaya bağlı olarak akledilebilir,makul olmalıdır.

Bize dış dünyadan binlerce veri gelir ama sadece aklımızda taşıdığımız şeyleri biliriz. Bilgi somut şemaların soyut şemalara dönüştürülmesidir. Biz akledilebilir şeyler üzerine konuşabiliriz. Hangi akılla diyecek olursak;istidlali akıl,gidimli,çıkarımsal,rasyonel akıl.

Günlük dilde aklı tek anlamlı kullanıyoruz ama akıl çok anlamlı bir kelimedir ve 27 akıl türü vardır gelenekte. Bilgi rasyonel akıl zeminin de üretilir.

6-Bilginin

-denetlenebilir

-eleştirilebilir

-tekrar edilebilir olması lazımdır.Bunların hepsi aynıdır. Bilgi en azından birine uymalıdır. Bir bilgiyi denetleyemiyor,eleştiremiyor ve tekrarlayamıyorsan o bilgi rasyonel aklın konusu değildir. İnanç önermeleri,duygu önermeleri,vehmi önermeler gibi önerme türleri gidimli aklın konusu olamazlar.

Deneyim:Doğal bir şeydir ve tecrübedir.

Deney:olgu ve olayların yapay bir şekilde üretilmesidir.

Kavanin Bütün bilim yasalarla iş görür. İster sosyal bilimler olsun ister doğa bilimleri olsun. Yasalamadan bilemeyiz. Tek tek ahvali tüketemeyiz. O avhaldeki ortak ,benzer,farklı yanları gibi kriterlere göre ayrımlar yapıp formül ,tanım,belirlemek zorundasınız.

Usul:  ilkeler ve yöntemler.Usul kelimesi arapça da hem asıl,hem de yöntem manasına gelir. Bilen biziz ve insan aktiftir ve bütün bu yapıyı havadislerin ahvaline göre belirli bir usulle yasalar çıkararız. Terside doğrudur.

Usul modern bilim felsefesinde teorik dil,teorik lisan olarak adlandırılır.

“Gerçekliğe ilişkin geliştirdiğimiz teorilerden hangisinin en doğru olduğuna dair bir üst teoriyi hiç bir zaman üretemeyiz.” İbn-i Nefis

Felsefe Bilim Tarihi Seminerleri 3

ihsan

06.11.2013 çarşamba günü kagemde ihsan fazlıoğlunun verdiği felsefe bilim tarihi seminerinde aldığım  notlar aşağıdadır. Bu notlar tamamen kendim için aldığım ve insan nisyanla maluldür cümlesinden hareket ederek derslerde zihnimde kalan artıkların ilerde unutulup kaybolmasına izin vermemek içindir. Hocanın derste de belirtiği gibi yazı dış hafızadır ve ben böylece dış hafızamı içseleştirmek için emek sarf ediyorum sadece.

Eğer siz yarınınızdan hem maddi hem manevi emin değilseniz ,güvenlik kaygısı taşıyorsanız,söylediklerinizden dolayı başınıza bir şey geleceğinden kaygılanıyorsanız orada bilim üretilemez.

Şehir küçük ölçekli politik bir birimdir.

Şehir artı değerin ortaya çıktığı yerdir.

Şehir maddi ve manevi emniyetin ortaya çıktığı yerdir.

Şehir boş vaktin olduğu yerdir.

Şehir başka hiç bir işle uğraşmayan ya da sadece tefekkür eden entellektüellerin olduğu yerdir.

Madde olmadan mana olmaz. Hiç bir zafer sadece dualarla kazanılmamıştır. Belli bir organizasyonla kazanılır. Ama tek başına madde yeterli değildir. Muhammed Şah Fenari şöyle der ;” Bir siyasi otorite siyasetini ilimle hal edemezse/çevreleyemezse sürekli olmaz.Kısa vadeli başarılar elde eder ama sürekli olmaz. ” Dolayısıyla her siyasi iktidar bu ilmi haleyi finans ederek maddi imkanları örgütlemek zorundadır. Bu açıdan şehir  sadece kendiliğinden nevşü nema bulan bir yer değildir,örgüt işidir ve bu örgütte madde ve mana birlikteliğini çok ciddi bir şekilde organize edilmelidir.

Şehirler tarımı ortaya çıkarmıştır ve tarımın ortaya çıkartığı en önemli şey gökyüzü ile yeryüzü arasında kurulan ilişkidir. Gökyüzünün dilinin sökülmeye başlanmasını sağlamıştır. Çünkü toprağın ekilip biçilmesi için sürekli gökyüzüyle temas halinde olmanız gerekir. İlk rasathaneler mezopotomya da bunun için kuruluyor. buna göre takvim yapılıyor,mevsim tayinleri yapılıyor.

Şehrin en önemli özelliklerinden birisi yazıyı üretmesidir. Yazının son derece önemli iki aşaması vardır ;

1-Fenikelilere kadar olan dönem ve çivi yazısına dayanır.

2-Fenikelilerden sonra alfabeye dayanan yazı türleri.

Bilinen tüm yazılar fenike alfabesinden türemiştir,cince de dahil.Son yıllarda yapılan kazılarda elde edilen bulgularda fenikelilerin de alfabeyi ugaritlerden aldığını ortaya koymaktadır. Fenikeliler tüccar kavim olduklarından alfabeyi yaygınlaştırmışlar ve onların adları bilinir olmuştur.

Türkiye de ki entellektüel ortamın en büyük sorunu hafıza sorunudur.Arşivimizi okuyamıyoruz,osmanlının yazılı metinlerini kastedmiyorum sadece. Geleneklerde bir milletin arşividir. Süleymaniye ye gittiğimizde orasının mimari yapısının dilinden bahsediyorum. Bizim için orası sadece kütüphane. mimari dilinden anlamadığımız için konuşamıyoruz. Sadece uzmanlar anlıyor ve konuşuyor. Bugünkü entellektüellerin hepsinin bu dile aşina olması gerekir.

Nutku aslından okuyamayan bir entellektüelle Türkiyenin hangi meselesini konuşabilirsiniz. Budevletin politik kurucu metnini okuyamayan bir entellektüel zümremiz var. Felsefe hocalarımız 1965 ‘te  yayınlanmış weberin felsefe tarihi okuyamıyorlar. Niye arşiv tarafımızdan okunmaz halde. Bu iyidir kötüdür meselesi değil,vakıayı tespit ediyoruz. Dolayısıyla yazı hafızadır. Çünkü insanın bireysel hafızası onunla beraber gidecek. İnsanlık tarihi dış hafızadan gider çünkü birey ortadan kalkar. Aristo diyorum nereden biliyorum,onu diriltip konuşturamıyorum ,onun yazdıklarından biliyorum. Onun yadıkları elimize ulaşmasa aristo yoktur. Tarihte yazdıkları elimize ulaşmamış bir sürü filozof bulunmakta.

Bizim dış hafızamız yazıdır. Buna ilerde tarih diyeceğiz. Aynı çağda yaşadığımız insanla iletişim için yazıyı kullandığımız gibi farklı nesiller arası zihinsel aktarımı da yazıyla sağlarız.

Dil basit bir araç değil bir milletin dış hafızasıdır. Dış hafıza iki işe yarar;

1-Çağdaş nesiller arası bilgiyi aktarmaya

2-Nesiller arası bilgiyi aktarmaya

Hafıza yani yazı bilgiyi depolar. Hiç geometri kitabının olmadığı bir yerde öğretimde baştan sona insanın keşfettiği geometriyi birey olarak 30-40 yılda üretemezsin. Şimdiye kadar üretilmiş bilgiyi öğreniyorsun ,öğrenme işi büyük oranda dış hafızada ki bilgiyi temessül etme işidir,bu aşamadan sonra yani temessül ettikten sonra bilgiye yeni bir şeyler eklersiniz. Türkiye de gelen olmadığı için ek yapılamıyor. Gelene ek gelenektir. Gelenek geçmişte kalan bir şey değildir.

Sümerler yazıyı keşfederek büyük bir iş yapmışlardır ve biz bugün tarihi yazıyla başlatıyoruz. Ondan önce tarih yokmu,var ama onu geçmiş kabul ediyoruz çünkü onu ancak yorumlayarak elde edebiliyoruz.

Yazı bilgiyi depolar,biriktirir,nesiller arası aktarımı sağlar ve bunun sonucu olarakta kütüphane kavramını üretir. İlk kütüphaneyi sümerler kurmuştur. Tablet kütüphanelerdir. Kütüphane bir medeniyetin ya da kültürün iddiasının temsilidir. Tarihte iddialı medeniyetlerin en çok övündüğü şey kütüphanedir. Kütüphanen yooksa dış hafızanın boyutu küçüktür. Kütüphanen ne kadar büyükse dış hafızan da o kadar büyüktür,insanlığın ortak hafızasından o kadar pay alıyorsun demektir.

Müslümanlar bağdatta ilk beytül hikmeyi kurduklarında kütüphane açıyorlar ve bu kütüphaneye kitap koymak için o zamanki medeniyetlerin hepsinden kitap topluyorlar.

Soyyal bilimler de perspektif çok önemlidir. Noktayı nazar.Nazar tek başına yetmez. Hangi noktadan baktığında önemlidir çünkü  o noktadan baktığın nazar manzaranı  yaratacaktır.

Kitap kavramını islam medeniyeti yaratmıştır. İslamdan önce iki kapaklı kitap kavramı yoktur çünkü kağıt yoktu. Kağıt sadece Çin de biliniyor (kağıt çincedir) ama orada da ipekten üretildiği ve çok pahalı olduğu için imparatorlukta sadece sarayda kullanılmaktaydı. Kağıtı ucuz malzemeden ilk defa uygurlu ustalar üretti. Abbasilerin uygur topraklarını fethettiği dönelerde bu ustalardan semerkanta getirilip kağıt fabrikası kurularak ucuz kağıt üretimine başlanılıyor. İslam dünyasında ki büyük dönüşüm kağıtın kullanılmasıyla başlamıştır.

Bütün klasik kültürü kitabileştiren islam medeniyetidir. Aristonun eserlerini bile papirüslerden kitaba aktaran müslümanlardır. Aristo MÖ 3 yy ile MS 1.yy arasında yoktur.MS 1.yy da italyada bulunan papirüsler halinde ki eserleri müslümanlar tarafından kitaba aktarılmıştır.

Türkiyede halen 1 milyonu aşan kütüphanesi yoktur.Mehmet Genç mütevazi bir ilmi  çalışmanın 3 milyonluk bir kütüphaneyle yapılacağını söyler. Teknolojiden ve dönüşümden hiç çekinmeyin. bizim için Allah’tan başka hiç bir kutsal yoktur.

Bildiğimiz bütün okul sistemini sümerler kurmuştur. önlük,yakalık uygulamaları oradan gelmiştir.

Eğitim sistemi ortak akıl ve ortak dil demektir. Bir kültürün organik sürekliliği o kültürün eğitim sistemiyle elde edilir. Trabzonda okunan tarih kitabıyla muğlada okunan tarih kitabı farklı olursa ortak bir tarih bilinci inşa edemezsin. bunun tarihsel olarak en güzel örneği medrese öncesi ve sonrası islam dünyasıdır. Medrese öncesi islam dünyasında 1000’in üzerinde fıkıh mezhebi 500-600 ‘e yakın itikadi mezhep vardı. Bukadar mezhebin ortaya çıkma sebebi ortak metinlerin olmamasıydı,ders kitabı kavramı yoktu. Her alim bulunduğu coğrafyada çekim alanı oluşturuyor ve onun etrafında mezhepler oluşuyordu.Bu dağınıklık 960’da selçukluların islam dünyasına girdiğinde ki durumdur. Fitne ,fesat almış başını gidiyor,herkes birbirini öldürüyor.İslam tarihi sütten çıkmış ak kaşık değil,değerler üzerinden okunmadığında bunları görürsünüz.

Değerler üzerinden okuyarak bütün büyüklerimizi kutsal entitiler haline getirdik,ne eleştirebiliyoruz nede konuşabiliyoruz artık. Çünkü kutsal tenkit kaldırmaz.

Selçuklular geldiğinde dil paramparça,akıl paramparça ,adalet,hukuk paramparça olmuş buldular. Aynı şeyi istemelerine rağmen ortak dil olmadığı için kavga eden insanlar vardı. Selçuklular medreseyi icat etmiyorlar keşfediyorlardı ve medreseyi insanların entellektüel birliğini sağlayacak bir entrüman haline getirdiler. Bütün medreselerde okutulan kitaplar (osmanlı,iran,hint,ortaasya)ın hepsi 1200’den sonra yazılmıştır. Ondan önce yazılan kitaplar okutulamaz çünkü ders kitabı dili yok. Ders kitabı bir milletin en önemli göstergesidir.

Bir milletin zihniyeti ders kitaplarından takip edilebilir. Çünkü üst seviyeli metinleri herkes okuyamıyor,ortak akıl ders kitapları üzerinden inşa edilir,hangi alan olursa olsun . ortak dilde ders kitapları üzerinden inşa edilir.

Eğitim,öğretim,yazı,kitap hepsi bir araya geldiğinde bir milletin ,bir kültürün sürekliliğini sağlayan en önemli etkendir. Selçuklular bunu başardı,islam dünyasında ortak bir eğitim sistemi kurdular,dolayısıyla ortak metinler ürettiler,ortak bir dil üretildi bu dille eğitim gören insanlarda ortak akıl oluştu.

Hafızayı kitaplara koydun,nesiller arası sürekliliği sağladın bu şekilde birikim oluşturdun. birikim sorgulamayı getirir. yani kritik etme. o bilgiyi ayıklama ve çoğaltma.

Bir kişi İbn-i sinanın varlık görüşünü çalışacaksa yapması gereken iki şey vardır. (bu her hangi başka birisi veya bir konuda olabilir.)

1- ibni sina hakkında ki bütün literatürü çıkartmak,kaynakça.Niye? harita olmadan nereye gideceksin.

2-ibni sinanın varlık görüşü hakkında tarihte kaç farklı sonuca varılmış ve bunlar nelerdir. Bu görüşlere katılmaya bilirsin ama ne söylenmiş bilmen gerekiyor. Birikim bilgiyi sorgulamayı gerektiriyor. Bugün birikimimiz olmadığı için sorgulama da yapamıyoruz.

Kütüphane,eğitim,yazı bir araya geldiğinde entellektüel süreklilik sağlanıyor. İbni Rüşt bunu çok güzel dile getiriyor.”Yazı,kitap ve eğitim insan aklının türsel aklının sürekliliğini sağlar”

Bir düşüncenin dört temel özelliği vardır.

1-Kavramsal olacak

2-Nedensel olacak

3-Yöntemsel olacak

4-Eleştirilebilir olacak. Eleştiriye açık olacak. Eleştiri,elemek,parçalamak,kritik etmek. duygular bütüncül/holistik olduğundan eleştirilemezler.

Her şeyin başına islam getirip ona kutsiyet kazandırıyoruz. islam matematiği,islam tıbbı gibi. halbuki islam matematiği değil müslümanların yaptığı matematiktir. eğer islam matematiği dersek matematiğe kutsiyet kazandırmış oluruz ve artık eleştirinin konusu olamaz. ama müslümanların yaptığı matematik dersek o artık düşüncenin sahip olduğu özelliklerlerin hepsiyle muhatap olur.

Ebubekir Razi:Klinik Tıp

İbni Sina:Kıyasi Tıp

Geleneği kutsamakta yanlıştır,reddetmekte. Bir denge içerisinde olunmalıdır. Geleneksel tıbbı bilelim ,atalarımız ne yapmış.Ama bunu bugüne taşımaya çalışmayalım yada kutsamayalım.

Beş vakit namaz kılıyorum bir beş vakit daha kılarsam çok iyi cebirci olurum mantığı yanlıştır. İyi cebirci olmak için çok çalışmalısın.

Senin değer dünyanın zenginliği ,gerçeklik alanında ürettiğin bilgide sadece motivasyon kaynağı olur ama bilgide arta sağlamaz.

MÖ 10000 ler de yerleşiklik

MÖ 8000 ler de tarım

MÖ 3000 ler de yazı icat ediliyor.

Semitik kavimler tarihte çok önemlidir. Babilliler,akadlar semitiktir. Mezopotamya tarihi MÖ 3000 ler de başlayıp MS 300 lere kadar devam eder ve 17 kavim vardır. Yekpare ve sürekliliği olan bir kültürdür. Burada mezopotamya da ilk kültür,ilk dil,eğitim sistemi,matematik,astronomi,tıp,edebiyat hep burada üretilmiştir.

Babilliler ilk sayı sistemini kurdular. 60 tabanlı sayı sistemi. Konumlu ve eklemeli sayıları kullandılar. Konum (basamaklı) sayı sistemini romalılar bilmiyordu ve avrupa 1472 ye kadar basamaklı sayı sistemini kullanmadılar.

Babilliler MS 1560 a kadar dünyada ki en gelişmiş sayı kavramına sahiptiler. İslam matematiği de dahil. Çünkü tam sayılar,kesirli sayılar,irrasyonel sayıları son derece rahat gösteriyorlardı.

Medeniyet tarih yazıcılığı bir milletin durduğu ve gideceği yerin öngörüsüdür. Avrupa da medeniyet tarih yazıcılığı 1840’ ka kadar mısır merkezlidir. 1840 ‘ dan sonra Yunan merkezliliğe dönüşüyor.

1840 ‘lar da avrupada ırkçı teoriler gündeme gelmiş ve bundan dolayı kendilerini yunana dayandırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu dayandırma işlemini büyük oranda da almanlar yaptı. Almanlar tarihte geç kalmış bir millettir ve kendilerini Aryanlara dayandırıyorlar.Tarihe gittiklerinde ilk karşılaştıkları aryan ırk Yunanlılardır.

İslam geleneği medeniyeti mezopotamya ile başlatır. Şu anki entellektüel perspektifimizde yunanlılık baskındır.

İlk sürekli rsathaneyi kuran mezopotamyalılardır. 2500 yıl sürekli rasat yapmışlardır. Çünkü gök cisimleri onların tanrılarıdır ve tanrılarını gözetlemek zorundalar. Rasathane bir ibadethanedir onlar için. Rasathanenin ibadethane fonksiyonu sürekli sürdüğü için rasathane kurmak medeniyetlerde problem olmuştur.

Klasik kültürlerde rasathane zic (gökyüzü haritası) çıkarıldıktan sonra işlevi biter ve ya yıkılır ya da terkedilirdi. Zicler ya satürn (30 yıllık) ya da jüpiter (12 yıllık) baz alınarak hazırlanırdı.

Mezopotomya da gökyüzü tanrı olduğu için rasathaneler sürekli var olmuş ama yunan,hristiyanlık,islam da tanrı fonksiyonu olmadığı için işlevi bitince yıkılmıştır.

Sözcüklerle değil mevhumlarla düşünülmelidir. Sözcüğün anlamı olur mefhumun nesnesi .Sözcüğün,kelimenin anlamı olur ve anlam lugatta bulunur. Nesneyi görmeden kavramı elde edemezsin. İster tarihte ister gerçeklikte. Kiviyi görmeyen birisine ,sözlüğü açar kiviyi tarif edersin. Anlam üzerinden mefhum oluşmaz. Ancak kişi kiviyi görüp tattığında kavram oluşur.

Bizim türkiyede sosyal bilimlerde ki en büyük sorunumuz mevhumu olmayan bir dil kullanmamızdır. Sözcüklerle ,kelimelerle düşünmemizdir.

Yunana nispet edilen tiyatro,trajedi gibi sanatlar mezopotamya kaynaklıdır. Mezopotamyalıların bilimi numerikti. yunanlılar bu numerikliği geometrikliğe dönüştürdüler. Yine mezopotamya kültürü ilk sistematik kültürdür ve diğer kültürler buna dayanır.

Felsefe Bilim Tarihi Seminerleri 2

ihsan İhsan Fazlıoğlunun   30.10.2013 tarihinde Kagemde verdiği felsefe bilim tarihi seminerinde aldığım notlar aşağıdadır.

1750 yılına kadar olan dönemi tarım toplumu bu tarihten sonrasını ise sanayi toplumu olarak okumak gerektir. Bunlar temelde kategori olarak birbirinden ayrıdır. Bu iki dönemde ki aktör ve faktörler birbirinden ayrıdırlar ve okumalarda buna çok dikkat etmek gerekir. Sosyal bilimlerde aktör faktör ayrımı çok önemlidir ve hangi aktörlerin hangi faktörleri ortaya çıkartığı sorusu önemlidir. Yani sanayi öncesi ve sonrası aktör ve faktör ayrımına çok dikkat edilmelidir.

İnsanlığın coğrafi olarak nerede neşet ettiği konusu tartışmalı bir konudur. Son yapılan keşiflerde ilk insan bulgusuna orta afrika olduğu ortaya çıkmıştır. Yine insan oğlunun tek bir nesilden mi farklı nesillerden mi geldiği de noktasında da netlik yoktur ama gürcistanda bulunan bir fosil insanın ortak bir atadan geldiği noktasında ciddi kanıtlar sunmaktadır. Ama temelde bunların hepsi kurgusaldır.

İlk yazılı belge MÖ 35.000 civarında tarihlenmektedir. Çekoslavakyada kemik parçası üzerine çentikler atılmış olarak bulunmuştur. Kuvvetle muhtemel av hayvanlarını saymak için atılmıştı.

Sayma,sayılan ilişkisi nasıl gelişmiştir. Sayma,sayı kavramları nasıl gelişmiştir. İlk insanlar da 5 rakamının 5 nesneye ortak olduğunu bilmiyorlardı. 5 masa için farklı bir lafız,5 hayvan için farklı bir lafız kullanmaktaydılar.

Arkeolojik bulgulardan yola çıkılarak yapılan tarih kurgusaldır. Tarih için yazılı belgeye ihtiyaç vardır.

İnsanlaşmanın ilk evresi tarımdır. ikinci evresi ise yazıdır.

Ateş,hayvanların evcilleştirilmesi ve ehlileştirilmesi insanlaşma  için basamaklardır.

Bizler her şeyi değerlere yüklüyoruz. İnancın böyle bir riski var. Değerler üzerinden düşünüyoruz. İdeolojilerde de böyledir. Maddi değerleri analiz etmeden manevi değerleri tespit edemezsiniz. İstanbulu iman gücüyle fethettik söylemi tam da bunun tipik bir örneğidir. halbuki bu fethin dayandığı maddi olgular analiz edilebilmelidir ki manevi değerler anlam bulsun.

Az gelişmiş ülke yoktur,sorunlarını iyi analiz etmemiş ülke vardır. (fransız bir filozof) Biz sorunlarımızla yüzleşmek yerine duygularımızla ,değerlerimizle hareket ediyoruz.

sorunlarınla yüzleşeceksin,mahsusat olmadan makulat olmaz. mahsusat veridir,nesnenle yüzleşeceksin. veri olmadan olmaz.

1560’dan sonra istanbula gelen tüm seyyahlar Türklerin başarılı olmalarının tek nedeni olarak müslüman olmalarını gördüklerini söylerler. Yukarı çıkarken baş tacı ettiğin müslümanlılığı aşağı inerken tu kaka edersin. Geri kalmışlığımızı islama bağladık.aynı kafa değerler üzerinden düşünmek insanı rahatlatır ama çözüm getirmez.

Hayvanların evcilleştirilmesi insanlık tarihi için çok önemlidir. Özellikle At’ın ehlileştirilmesi.At’ın ana vatanı moğolistan civarıdır. Mesela amerika kıtasında at yoktur. at olmağı için büyük imparatorluk kuramamışlardır. Güneyde küçük devletler kurmuşlar orada da atın yerini lamalar almıştır. Amerikaya at portekizliler tarafından getiriliyor.

Eski dünya da at olduğu için büyük imparatorluklar kurulabilmiştir. Türklerin çok devlet kurmasının (17 imparatorluk,55 devlet) sebebi at ambarının üzerinde yaşamalarıdır. Türkler 1170’ten sonra orta asya da büyük imparatorluk kuramamıştır. Sebebi  de atların olduğu bölgeleri moğollara bırakmalarıdır. Bu tarihten sonra bu bölgeler de büyük imparatorlukları moğollar kurmuştur.

Devenin ehilleştirilmesi yenidir. mö 1000 civarındadır. Mezopotamya da yenilen bir kral çöle kaçıyor ve develeri ehlileştirerek ordu toplayıp krallığını yeniden ele geçiriyor.

Evcilleştirilmiş hayvan ile ehlileştirilmiş hayvan kullanılması medeniyetlerin kurulmasında çok önemlidir. Bugün hayvanların yerini uçak,tank,füze gibi alet ve adevatlar almıştır ama netice de insan hızını ve gücünü katlayan şeyler son derece önemlidir medeniyetlerin teşşekkülünde.

Türkler at ambarının üzerinde olduklarından at kullanmayı çok iyi bilmekteydiler. Bundan dolayı da o dönemler de ki devletlerin ordularında oğuz okçu birlikleri bulunurdu. Türkler koşan at üzerinde ok atma da çok iyi olduklarından devletlerin ordularında istihdam edilmişlerdi. Türklerin yaşadığı coğrafya bunu onlara yani at kullanmayı onlara icbar etti.

Oğuzlar bir ata köke dayanmaz. Ok-uz (kabile birlikleri) demektir.

Selçukluların islam dünyasına getirdiklerini anlamak için “disiplin,düzen,hızlı hareket,çevre-merkez ilişkisi” ni iyi anlamak gerekiyor.

Medeniyetlerin inşasında maddi şartların iyi analiz edilmesi gerekir.

Tarım,yazı,ehlileştirme,dil,evcilleştirme bu beş faktör medeniyetin inşasında son derece önemlidir. Tarımın ortaya çıkmasının yaratttığı bir kaç sonuç vardır,bunlar;

1-Devlet fikrinin ortaya çıkarması

2-Tarım aslında doğanın doğal olmayan yollarla sağmak demektir. Çünkü toplayıcı iseniz doğanın verdiklerini topluyorsunuzdur,avcıysanız da hayvan avlıyorsunuzdur,bunlar temelde doğaldırlar. Aama tarım da bir toprağı ekiyorsunuzdur,insan kendisi doğaya müdahale etmektedir.

Tarımla birlikte insan çit çekiyor. Yani sınır belirliyor. bu çit daha sonra kale olacaktır. Çit çekmek doğal olmayan bir durumdur. Çit çekme sınır çekmedir ve bu sunır kavramı insanlaşma açısından son derece önemlidir. Haram,mahrem gibi kavramlar da hep sınırla ilgilidir. İnsanoğlunun ilk kavgaları da mülkiyet üzerinedir ki halen kan davalarının en önemli sebebi mülkiyettir.

Tarım sınır kavramını ortaya çıkarmıştır.

Aynı şekilde tarım sulama olgusunu da ortaya çıkarmıştır. İlk medeniyetler ırmaklar etrafında oluşmuştur ve ırmakların suyunun kontrol edilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bunun için merkezi örgütlenmeye  ihtiyaç vardır. bu sulama sistemleri bir insanın yapabileceği işler değildir. Aslında tüm bu süreçler şehirleşmenin de tarihidir. Şehirler de dinle alakalıdır. İnsanlar küçük tanrılarını yapıp yanlarında taşırlarken zamanla büyük tanrılar yapmaya başlamış ve bunları belirli yerlere bırakmaya başlıyorlar. Zamanla bu tanrıları bıraktıkları yerler etrafında yerleşim ve tarım oluşmaya başlıyor. Bu mekanlar da tapınak olarak teşekkül etmiştir. Bu tapınak etrafını surla çevirerek çit’i sura dönüştürüyorlar. İlk şehirler Tanrı adlarıyla adlandırılmaktaydı. Şehirleşmenin nedeni dindir.

Şehir oluştuktan sonra şehirlerin merkezinde tapınak olmuştur. Tapınak rahip ve kahini üretmiştir. İlk şehirler tapınak örgütüdür. ilk devletler de ki krallarda rahip krallardır. Rahip,kahin,şair eski dünyanın anahtar kavramlarıdır ve bunlar birbirinin sıralama olarak üretmiştir.

İlk tapınakların altında büyük depolar vardır,çünkü şehir ahalisi ürettiklerinin fazlasını bu depolara bırakıp ihtiyacı olan diğer ürünlerden almaktaydı. Bu alış verişten tapınak rahipleri ,rahibeleri ortaya çıkmıştır. Bunlar maddi manevi dünyayı organize ettikleri gibi mal paylaşımını da organize etmişlerdir. Şehir artı değerin ortaya çıktığı yerdir. Şehir belirli bir çitin ardında ki kişilerin üretiminden artı değer ortaya çıkar ki bu artı değer maaş olarak direk olarak üretime katkısı olmayanların finasmanın da kullanılır. Böylece rahip,katip,hasip,şair gibi sınıflar ortaya çıkacaktır.

Bilim vakti boş olanların işidir. Çalışan insan bilim üretemez.

Şehir maddi güvenliği sağlar.Çiti çektiğin zaman

1-dışarıdan korunursun

2-iç düzen oluşur

3-manevi güveni sağlar.Manevi güven de insanların yarınını öngörmelerini sağlar. yarını öngörürsen yatırım yaparsın,aile kurarsın,ürersin. Hukuk yarını öngörmeni sağlar.

Şehirlerin ikinci ortaya çıkardığı kurum konaktır. Çünkü şehirler çoğaldıkça ya da farklı devletler ortaya çıkınca savaş ortaya çıkmıştır. Savaşı def etmek için şehirler de ki güçlü erkekleri savaş lordu yapılmış diğer erkeklerde bunlara yardımcı verilmiştir. Klasik savaş kaba güç istediği için erkek ön plana çıkmıştır.

Kız kelimesi türkçe de kıd kelimesiyle yakın ilişkilidir. Eski dönemlerde ölüm en çok kadınlar arasındadır. Sebebi de

1-Biyolojik ,fizyolojik sebebler.

2-Doğum sebebiyledir. Eski dönemler de kadınların çoğu doğum esnasında ölmekteydi. o dönemde ki klan savaşlarının ağırlıklı kısmı kadın savaşıydı. üreme sorunu kadın merkezlidir. o yüzden destanların baş rolünde hep kadınlar vardır.

Savaş lordlarının yaşadığı konaklar inşa ediliyor ve bu konaklar savaşın ve gücün temsili haline geliyor. bu savaş lordları gücünü çocuğuna aktarmaktadır. Böylece hanedanlar oluşmuştur. böylece rahiplerle hanedanlar arasında maddi gücü kimin kontrol edeceği noktasında çatışma çıkmıştır. Bu çatışma pazarın kurulmasıyla çözüme kavuşturulmuştur. Rahipler pazarın manevi kontrolünü,lordlar da güvenliğini sağlamışlardır.

Medeniyet tarihi mezopotamya ve mısırla başlar. 1840’dan sonra batı yunanla başlatmaya başlamıştır. O tarihe kadar doğu medeniyeti mezopotomya ile batı ise mısır ile başlatıyordu. batının 1840 dan sonra yunanla başlatma sebebi tamamen ideolojiktir.

bugünkü modern devletin temeli Kanuni’nin 2. dönemidir. modern devlet şu üç temele dayanır.

1-sürekli ordu

2-orduyu besleyecek vergilendirme

3-orduyu ve vergilendirmeyi kontrol edecek bürokrasi.

Tapınak nasıl ki rahip,kahin,şair ürettiyse konakta katip ve hasip sınıflarını üretmiştir. Platon devlet kitabında en çok şairleri yermektedir. Filozofun rakibi şairlerdir. Bilgi öngörmektir. Bu öngörü maddi zeminde de olabilir manevi alan da da. şair kahinin,kahin de rahibin çocuğudur. Dolayısıyla şair aynı zamanda kahin ve rahibi de  öbgörür.

Kadın büyücülerin önünde küre vardır. bu küre evreni temsil eder. evren küredir,dünya küredir. klasik gelenekte tanrı küredir.

Tengri türkçe de yuvarlanmak demektir.

sümerce de tingil (dingil) ,hititce de tanrının sembolü dairedir. yunanlılarda mükemmel şekil dairedir.

Bütün klasik gelenekler de tanrı ile küre arasında bir ilişki vardır. Dolayısıyla büyücüler küreye bakar ve geleceği oradan çıkarırlar. tanrının küreden dışarı çıkarılması ibranilerle başlıyor. çok zor bir hadise ve temel iki zorluğu var

1-tanrının kürenin dışına çıkarılması

2-tanrının bütün insanların tanrısı olması. Şehirlerin tanrısı yerine tüm insanların ortak tanrısı

Medeniyetin ortaya çıkması şu üç şeye bağlıdır.

1- maddi şartlar: su,çoğrafi özellikler,madenler gibi etkenler.

2-Manevi şartlar: manevi kelimesi dinle karıtırılıyor. din maneviyattan küçük bir küredir ve maneviyatın bir parçasıdır. maneviyat kelimesi mana kelimesinden gelir ve bir milletin anlam,değer dünyası demektir. Politik,sestetik,ailevi ,dini değerler maneviyatı oluşturabilir. Bir milletin dininin olmasıyla maneviyatının olması farklıdır. Maneviyatı olmayan bir toplum ayakta duramaz.

3-metazifik değerler:ilk iki şart her medeniyette vardır ama metazifik değerler olmayabilir. Çin,hind bölgelerinde bilim yoktur. bunlarda teori yoktur,ispat bilmezler.

İstidlali ,gidimli,rasyonel akla göre bilim yapmak sadece mezopotamya ve onun devamı olan medeniyetlerde ortaya çıkmıştır.

metafizik değerler

-şey vardır

-şey bilinebilir

-bilinen şeyin bilgisi paylaşılabilir.bunlar asgari şartlardır.

şey yani nesne yapısal düzenlilik göstermesi gerekir. Bu yapısal düzenliliğin bir nedensel sebebi olacaktır. Her şeyin düzene dayanması fikri en temeldir. Düzen demek şemalar demektir. Şeyin,olgu ve olayların bir kodu,modu ve formu vardır. bunların soyutlanıp insan zihnine aktarılmasına bilgi diyoruz. tanım bunun doğuruyor. düzen fikri olayan bir kültür felsefe bilim yapamaz.

muhammed ikbale’e göre fars düşünürle yunanlı düşünür arasında ki farkı şöyle tarif edebiliriz. 

fars düşünür bahçeye gelir kırmızı gül,yeşil gül,uzun gül,ne güzel gül diye düşünür. Yunanlı düşünür ise nazar,bahçe,gül bahçesi diye düşünür. dolayısıyla tümel olmadan tekilleri anlamlandıramazsın. bahçe kavramı olmadan tek tek gülleri saymakla bitiremezsin. 

ilk metafizik değer düzen kavramıdır. 

düzen kavramı aynı zamanda kullalılığı ,yapısal kurallılığı varsayar. Çinliler ve hintliler düzeni görüyorlar ama kurallılığı göremedikleri için bilimleri yoktur. yasa,illet-malul fikrini öngöremiyorlar. 

kurallılık fikrine sahip değilseniz model inşa edemezsiniz. modeller kurallılığının temsilidirler. bu kurallılıklar da kendini tekrar eder. 

Düzen varsa bu düzende bir kurallılık varsa burada bilinebilirlik söz konusudur. 

logos:Tanımlanabilir manasına gelir aynı zamanda. 

ançak tanımlanabilen şey bilinebilir. mutlak üzerinde konuşulabilecek bir şey değildir. 

tanrı ademe yasaları öğretti ,sınırları öğretti. adem ilk yaratılan insan değil ,ilk yasanın verildiği insandır. 

konakta kendi için de katipleri ve hasibleri yaratıyor. katip yazanlar ,hasip hesap edenlerdir. felsefe ve bilimin ortaya çıkmasında bu sınıflar çok önemlidir.