Etiket arşivi: felsefe

Nedensellik

26.03.2015 tarihinde Kagem’de İhsan Fazlıoğlu’nun “İslam Entellektüel Tarihi” seminer notlarıdır.

İslam hayat görüşünün ortaya koyduğu moral ve morali değerlerin özellikle teolojik akidevi değerlerin ,miras alınan klasik kültür havzalarına ait doğa tasavvurunun kozmolojiyi nasıl dönüştürdüğünün bir örneği üzerinden verilecektir.
İki temel kavram üzerinden bu dönüşümü inceleyeceğiz.
1-Nedensellik
2-Değişim

Nedensellik kavramı islam dünyasında nasıl dönüştü ve bu dönüşüm kozmolojiyi ve algısını nasıl dönüştürdü ve bunun bilgi teorisine yansımaları nasıl oldu?

Standart entellektüel tarihi okumalarında/anlatımlarında bu kavramların nasıl kullanıldığı anlatılmaktadır. Ama biz burada niçini ve nasılı yakalayıp bunun dinamiklerini göstermeye ve eklemleme yöntemlerini açığa çıkarmaya çalışacağız. Bu işlem aynı zamanda metedoloji bilgisidir. Klasik metinlerin okumalarında ne türlü ve nasıl okuma yapılması gerektiği,okumalarda nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymaktır.

Klasik kültür havzalarından İslam dünyasına intikal eden yapıya baktığımız zaman “ki bunun en mükemmel formu Helenistik dönemdir.M.Ö 600-MS 600 arası” mezepotomya ,mısır,anadolu ,yunan,roma,hristiyan kültürlerinin katkılarıyla oluşmuş bir yapı ve sentezle karşılaşırız. Bu yapı miras alındığı zaman özellikle kozmogoni-kozmoloji de devralınmıştı.

Kozmogoni:Evrenin türeyişi
Kozmoloji:Evrenin temel ilkeleri,çalışma biçimi,dayandığı fiziksel yapı ve evren içinde ki çalışma tarzı.

Devrelınan kozmoloji içerisinde iki temel kavram inceleniyordu ki bunlar;
-Hareket:Evrende ki hareket nasıl açıklanabilir?
-Nedensellik:Evrende ki nedensellik nasıl gösterilebilir ?

Felsefi manada klasik gelenekler de evren verilidir. Yani anne-babaya bakılmaz ,çocuk var kabul edilir. Bu çocuk nasıl dünyaya geldiyi sormazlar çünkü çocuğu var kabul ederler. (Aristonun mimar tanrı anlayışı. maddeye suret veren tanrı.) Yani evrenin yokluk ya da yok-ikenlik durumu söz konusu değildir.
İslam bu anlayışı değiştirip “varlığa gelmeyi” de ekleyerek tartışılan soruları üçe çıkarıyor ve;

-hareket
-nedensellik
-varlığa gelmek
şeklinde yeniden düzenliyor. İbni Sina’yı anlayabilmek için bu üç sorunu anlamamız gerekmektedir. İbni sina varlık-mahiyet ayırdımını yukarıda ki tablo içerisinde var olan varlığa gelmek sorununu çözmek için yapmaktadır. Ve İbni Sina sonrası düşünce tarihinde varlık-mahiyet ayırdımını görmeden okuyamayız.

Nedensellik bilgimizin en asgari zeminidir. Ötesine gidemezsiniz. Eğer nedenselliği kabul etmezseniz ikinci cümleyi kuramazsınız. Hem evren hem de idrak nedensellik üzerinden çalışır.Onun için eskiler der ki “yokluğun nedeni nedenin yokluğudur.” yani neden yok ise yokluk ortaya çıkar,varlık üzerine konuşalamazsın.Bu insan zihninin kaderimidir,insan zihninin yapısımıdır.Bununla ilgili modern dönemlerde zihin felsefecileri,yapay zekacılar çalışmalar yapıyor ama net bir şeyler ortaya konulmuş değil.

İdrakimizi zemininde nedensellik vardır. Dolayısıyla biz kökenini bilmememekle birlikte evrende de bir nedensellik var sayıyoruz. Aksi takdirde evremde ki düzen ,yasa kavramlarını açıklayamayız.

Evrende bir düzen var mı,yasa varmı ? müdrik insanı çekip aldığımızda evren nasıl bir evren bunu bilmiyoruz ve bunlar bizim idrakimizin ufkudur. Tıpkı her şeyin beyaz olduğu bir yerde siyah hakkında konuşamıyacağımız gibi. Çünkü beyaz hakkında konuşmamız için beyaz olmayan asgari bir şeyin olması gerektir. Ona ad veriyorsan onu bir yerden ayırıyorsun. Tek biçimlilik yokluktur. Bu kültürde ,kafada da geçerlidir. Çokluk çeşitlilikle alakalı bir şeydir. Bu açıdan ister evrene ilişkin olsun,ister idrake ilişkinolsun tasniflerimizi ancak müdrik bir varlığı dikkate alarak yapıyoruz. Bunun ötesinin nasıllığını ancak varsayıyoruz.
Hem evrende ki düzen nizam ,hemde zihnimizde ki düzen nizam iç içe geçmiş durumdadır. Bunları ontik olarak birbirinden ayıramıyoruz. Varlıkça biz evren de bir düzen var mı,o düzenimi idrak ediyoruz,yoksa zihnimiz böyle çalıştığı için mi evrene düzen yüklüyoruz bu konuda nihai karar vermemiz mümkün değil. İbni Heysem (MS-1039) “doğaya ilişkin modellerimizin hangisinin daha doğru olduğunu tespit edecek üst br teorimiz yoktur” diyor.

Nedensellik olmadan konuşma yapamazsın.Onun içindir ki istidlali akıl konuşmamamızın asgari sınırıdır. Bizlerin bireysel olarak bir tecrübemiz olabilir. Ama başkalarına bu tecrübeyi aktarmak istediğimizde istidlali aklın uzayına gelmemiz lazımdır. Yaşam,hayat istidlali akıl üzerine kuruludur,mistik akıl ve diğer akıllar üzerine hayat kuramayız.

İstidlal kanıtlayarak gitmek ,işaret ederek gitmek ,delalet ederek gitmek ,göstererek gitmek ,somutlayarak gitmek gibi anlamlara gelir.

Tüm konuşma ve istidlali zemin nedensellik üzerine kuruludur. Ama tabiki istidlali akıl tek değildir. İslam geleneğinde istidlalin yanında iştihattan bahsederiz.
İştihat:şahit olmaktır. Tasavvuf iştihadi bir süreçtir ve son derece özgürdür. Ama iştihadin bireyselliğinden çıkıp başkalarına bu bilgileri aktarmak istediğinde yine istidlali akla gelirsin.

İşar:Senin bilincine değmek.Şuuruna değmek.

Bütün kelam kitaplarının girişinde “Tanrı evreni hak üzere yarattığı” söylenir. Burada “hak” ne demektir. Burada ki hak evrenin bir tertip ,düzen üzere yaratıldığını vurgulamaktadır. Evren haktır,yani tertip ve düzeni vardır. Dolaysıyla hakikattir. Hakikat nedir,gerçekliktir yani düzen ve tertip üzerine çalışır.

Bütün bilimler de gidimlilik ,örgü,örüntü ,pattern göstermek zorundayız. Bütün bilgimizi örgü,örüntülerle inşa ediyoruz ve belirli mod,kod,formlarla aktarıyoruz.

Evrende ki nedenselliğin kaynağı nedir ? Nedensellik nereden kaynaklanır. Maddenin ya da evrenin içinden mi ,idrakten mi ?

İslam dünyasına aktarılan klasik kültürde ve özellikle bizde de Farabi,İbni Sina çizgisinin takip ettiği nedensellik “özsel” nedenselliktir. Özellikle İbni Sina bu konuda zirvedir. Tüm geçmiş dönemden gelen mirası yeniden karmış ve yeni bir şekil vererek geleceğe aktarmıştır. Bir kırılma noktasıdır düşünce tarihinde.

Aristo,İbni Sina çizgisinde nedensellik içkindir. Öyle bir içkindir ki ,evren bir şekilde hep var olduğu için Tanrının bile müdahalesine açık değildir. Ateşle pamuğu yan yana getirdiğimiz de ,ateş özsel olarak yakıcı,pamukda yanıcıdır. Bu büyük bir kozmik mekanizmanın içerisinde cereyan eder.

Evren de her nesnenin mahiyetinin nedenleriyle,varlığının nedenlerini İbni Sina ayırır ve varlığın nedenlerini Tanrıya,mahiyetin nedenlerini içselleştirir.
Bu nedenselliği (özsel) var sayabilmek için evrende ki yapıyı mutlak/akli forma uygun düşünmek gerekiyor(intellect,logos). Evrene içkin bir yazılım programı var kabul edip bu yazılım programını da özsel kabul ediyorlar. Bütün evrende olup bitenler burada zorunlu olarak olmaktadır. Buna “icap” teorisi denir ve bu düzene Tanrı bile müdahele edemez.

Yunanlıların insan anlayışlarında bu teoriye göre hiç bir özgürlük yoktur. Çünkü her şey özsel olarak kendini gerçekleştiriyor .Yunanlılar için evrende müthiş bir determinasyon vardı ve bundan dolayı o evrende bunu bilen/fark eden insanın halide “trajedi”ydi. Bu determinasyon dolayısıyla trajedi Yunan kültüründe ortaya çıkmıştır. Rüzgarın önünde yaprak gibisin ve buna da mahkumsun.

Metafizik bir tartışma ,kozmolojik bir tartışma insan anlayışına nasıl etki edip belirleyebiliyor. Bütün bu anlayışlar insan,evren,toplum,dine bakışları nasıl etkiliyor ve belirliyor. Dolayısıyla hiç metafizik,kozmolojik anlayışlar ve diğer anlayışlar hep iç içe olmuştur. Bu açıdan Yunan trajedisini anlayabilmek için “determinist” evren anlayışını ,nedensellik anlayışını bilmek gerekmektedir.

Hristiyanlık bu trajediyi aşmak için İsa figürünü ortaya çıkartmıştır. Hristiyanlık,Yunan kültürünün en dinamik olduğu dönemde ortaya çıkıyor. Hz. İsa’nın en önemli özelliği mahsun ,mazlum insan olmasıdır. İnsanın ilk günahtan dolayı trajik olduğu bir dünyada bu trajik insanı nasıl aşıyor hristiyanlık. Eğer evrende mutlak dederminasyon varsa bunu aşmak mümkün değildir. İnsan bu determinasyonu aşamaz ama Tanrı aşabilir. Bundan dolayı Tanrı yer yüzüne iniyor ve insan bedenine bürünerek ilk günahın bedelini öder. Bu ödemeyle trajik insan ortadan kalkar. İsa mahsun bir insandır artık ve senin yapacağın şey (insan olarak) İsa’nın yolunu takip etmektir.

Teori kelimesinin ilk kökü “rahiplerin ayin yoluydu. Sonra rahiplerin ayin yolunu izleyerek “katharsis/arınma” yapmaktı sonra izlemeye dönüştü. Dolayısıyla İsanın yolunu izlemek esas teoridir Hristiyanlıkta. Bu teori asla geri dönüştür,sen İsanın yolunu izlediğinde katharsis yaparak ilk günahtan kurtulursun.

İslam hem kadimlerin anlayışını devraldı hem de Hristiyanların. Hristiyanlık insanı trajik olmaktan çıkardı için İslamında çıkartması gerekiyordu. İnsanı trajiklikten çıkartırken Tanrıyla olan dilemmayı /inançıda yeniden formüle etmesi gerekiyordu. Bunun için ilk olarak nedensellik anlayışını gözden geçirilmesi gerekmekte idi.

Nedenselliğin çeşitli türleri vardır;
1-Teolojik Nedensellik:Tanrı niye haram etti gibi sorulara cevaplar üretir ve iknai cevaplar verir.
2-Metazifik Nedensellik
3-Fiziksel Nedensellik
4-Mantıkal Nedensellik
5-Matematik Nedensellik.

Gazzali’nin hesaplaştığı özcü nedenselliktir. Modern bilimle birlikte ilişkisel nedensellik ortaya çıkmıştır ve bu nedenselliğin iki ayağı vardır;
a- Mekanik Nedensellik:Descartes
b- Matematiksel Nedensllik:Newton

Modern bilim özü kabul etmediği için ,nedenselliği mekanik birbirine değme olarak anladı. Descartesin astronomisinde belirli vorteksler içinde birbirine değerek hareket aktarılmaktadır. Ama Newton’da çekim olduğu için matematiksel nedensellik vardır.

Tarihte ilk defa özcü nedenselliğin yerine ilişkisel nedenselliği gündeme getiren kelamcılardır. Kelamcılara göre özsellik yoktur. Özsellik olmadığı için nesneler arası ilişkiler özlerinden değil,ilişkilerinden kaynaklanır. Yani pamuk özsel olarak yanıcı değil ateşle ilişkiye girdiğinden dolayı yanar.

Newtonn doğayı matematikselleştirmiyor,matematiği fizikselleştiriyor. Önce matematiksel çözümü yapıyor sonrada fiziğin içine matematiği katarak matematiği fiziğe yaklaştırıyor. Matematiksel-fizik ,empirik-matematik-mekanik bilimde ana damar olarak Avrupa da ortaya çıkmıştır. Bunu yapabilmek için özü reddetmek ve “relation” olanı merkeze almak gerekir. Ancak ilişkisel olan matematikselleştirilebilir.

İlişkiye girenlerin arka planında ne var diye sorduğumuz da o alan bize kapalıdır. Biz evrenin davranışının bana konu olan tarafını bilebilirim.

Özselliği savunan bir düşünür Tanrıda aklı öncelemeli.Senin benim aklım değil. Tanrının logosu var,evreninde logosu var. Büyük logos küçük logos ve Tanrıda bu logosun içeriğine tabidir. Hem kendi logosu hemde kendi logosunun tecellisi olan evrenin logosunun içeriğine tabidir. Değiştiremez,dönüştüremez ve insan aynı logostan pay aldığı için evreni Tanrı gibi bilebilir. Buna “intellectualis yaklaşım” denir.

Bu özcü yapıyı tasfiye edebilmek için intellectualist yaklaşımdan uzaklaşabilmek gerekiyor. Tanrıda aklı değil,iradeyi (volanterist) bir yaklaşımı merkeze almak gerekiyor.

Leibniz ve Newton arasında bulan tartışmada ;
Leibniz:Biz beşer olarak Tanrının bir parçasıyız ve Tanrının logosun dan pay aldığımız için Tanrının konumlandığı yeri bulursak ve o yere konumlanırsak evren bize apacık olarak kendini gösterecektir.
Newton: Biz evrenin sadece davranışını biliriz. Öyleyse sürekli evreni gözetlemek zorundayız. Empirizmin kaynağı Tanrı anlayışıdır.Çünkü Tanrı ihtiyar sahibidir,muhtardır. Evrenin bir alt yazılımı olabilir ama onu biz bilemeyiz ve o yüzden evreni süreki takip edip incelemelisin.
Newtonda bilimin empirik kaynağı bile Tanrı anlayışı/idrakinden uzak değil.Gazzali de aynı şekilde irade kavramını önceler.

Özcü yöntemi reddettiğin zaman bilme yöntemin bile değişiyor. Mesela Aristo,İbni Sina tümevarımı bilmenin tek kaynağı olarak görmezler. Hatta tek başına bilgide vermediğini söylerler. Tüm bu çizgide ki filozoflar tümdengelimcidir çünkü özü tespit edip özden tekillere giderler. Ama Gazzali ve Newton çizgisi tümevarımcıdır. Özü kabul etmedikleri için tek tek nesnelere bakılması gerektiğini söylerler. Modern bilimde özü kabul etmez ve bundan dolayı tümevarımcıdır.

İslam ;
1-Mutal nedenselliği veya özcü nedenselliği kabul etmiyor.
2-Tanrının da aşağı inip insan bedenine girmesini kabul etmiyor ve insan içinde ilk günah kavramını kabul etmiyor.

Bu şartlarda insanı Tanrının katına çıkarıyor . Miraç Hz. Peygamberin şahsında insanlığın Tanrının katına çıkarılmasıdır. Bütün determinasyonu çizerek insanlık miraca çıkartılıyor.

İnsana verilen emanet insanın kendisidir.İnsanda akıldır,o yüzden insana verilen emanet akıldır. Onun için sen kendinden sorumlusun. Miraçtan mesul insan olarak dönülür. Artık mahkum değil,mazlum da değilsin. Mesul ve mükellefsin.Bize bir teklif sunuldu ve bizde bu teklifi kabul ettik. Yeryüzünde o teklife ve o mesuliyete göre göre yaşamaktayız ve öldükten sonra da mesuluyetin hesabını vereceğiz. islamın yaptığı müdaheleyle insan anlayışı tamamen değişti ve bireysellik ön plana çıkmıştır.

Nedensellik anlayışını iki şeye uygulayıp nelerin değiştiğini görelim.
1-Kozmoloji
2-Bilgi Teorisi

İbni Sina klasik sistemin en mükemmel halidir.tüm klasik dünyada bilgi İbni Sinada sentezlenmiştir ve ardından gelenler ondan neşet etmiştir.

klasik

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*1:Fahrettin Razi’den sonra kelamda kavram alınır ama bu yapıda artık nominalist bir yapıdadır.
*2:Fahrettin Razi’den sonra nedensellik de adet ,sünnet anlamında kelama dahil edilir.
*3:Fahrettin Razi’den sonra mantık özzel şeyler değil ilişkileri ifade eden yargı mantığına dönüştürülür.

Mekanizma: Evrende kelamcılar mekanizma olduğunu söylüyorlar ama mekanik olduğunu söyleyemiyorlar çünkü matematik yok.

 

İbni Sina sistemi Razi’den sonra tarihsel olmuştur. Bütüncül olarak geçerliliğini yitirmiş olup bazı parçaları kullanılmaya devam etmiştir.

Deneyim:doğal süreçleri doğal olarak izlemek.
Deney:Doğal süreçleri yapay olarak üretip izlemektir. Deney eski gelenekte simyacıların ve tabiplerin uyguladığı bir şeydir ve gizlidir.

Deneyin bilgi kaynağı haline gelmesi Robert Boyle’yle başlar.Newtonun arkadaşı ve simyacıdır. Deneyleri aristokratların önünde yapıyor ve yayınlıyarak deneylerin gizini ortadan kaldırmıştır.

Geleneksel yapıda en önemli kognisyon transsandent/aşkındır. Kozmolojiyle içselleştirilmiştir. İnsan kognisyonunun dışında/ötesinde bir aşkın kognisyon vardır. Aşkın kognisyonla insan aklı sürekli ilişkidedir. Kelamcılar bu anlayışı reddediyorlar ve bireysel aklın yeterli olduğunu iddia ediyorlar. Aşkın kognisyonun batıda ki tezahürü/temsilcisi klisedir. Deskartes düşünüyorum dediğinde kliseye karşı çıkmıştır.

Aşkın kognisyon klasik dönemin astronomisiylede ilişkili olarak çokludur.Çünkü klasik kozmolojide ki her bir feleğin aynı zamanda bir kognisyona karşılığı vardır. İslamın yaptığı en önemli şeylerden biri evreni bu aşkın,sipritüel yapılardan temizleyip maddi bir yapıya dönüştürmesidir. Aristo,Batlamyus,İbni Sina sisteminde evren yekpare maddi bir yapı değildir. Birbirinden farklı yapılardan oluşmuştur.Mesela ay altı ve ay üstü alemlerin yapı taşları birbirinden farklıdır.

İnsan ve evren bilgi söz konusu olduğunda yapayalnızdır. Dışarıdan üçüncü bir şık yoktur. İnsanın evrenle olan ilişkisinde Tanrı metafizik bir ilkedir,ontolojik ve epistemolojik bir ilke değildir.

Bilme faaliyetine Tanrı katılmaz. Gazzali’nin ölçüsüne göre “Evreni Tanrı yarattı ilkesini ortaya koyduktan sonra evrenle benim ilişkim benim ilişkimdir.Tanrının orada doğrudan bir etkisi olmaz.” Tanrı-evren inanç konusudur ve makuldür ama istidlali değildir. İslamda iman aklı fıtriyle ,idrak akli nazariyle,ispat aklı istidlaliyle olur. dolayısıyla imanı istidlal edemezsin.

İslamda akıl kozmik bir öz değil bir faaliyettir. Birey beyninin bir faaliyetidir. Bunun için Kuran’da akıl isim olarak değil,fiil olarak geçer.

İslamın temel agsiyomatik yapısı ,temel iddiaları ,akidevi anlamda ,hayat görüşü anlamındaki iddiaları kolay formüle edilmemiştir. Yani bu görüşler bir zaman aralığı içinde inşa edilmiştir. Nasıl ki biz doğanın idrakini tarihsel bir süreçte gerçekleştiriyorsak ve eğer evren de de bir kutsallık varsa ve o kutsallıkla ilişkimizde tarihsellik ifade eder. Yani bilim bir kerede olup bitmiş bir şey olmadığı gibi ve hatta tarih içerisinde oluştuğu gibi kutsalla olan ilişkimizin idraki de bir tarihsellik içerisinde olmuştur.

Benim Tanrı idrakim bugünkü kozmoloji,genetik vb. bilimlerden elde ettiğim kutsal idraki hiç bir zaman geçmiştekiyle aynı değildir. Değişen sadece dış dünyada ki ahval değildir,idrakin idraki de değişmektedir.

Klasik Mantık

klasik mantık Klasik mantık “Tasvvurat” ve “Tasdikat” diye iki temel bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerin her birisi için mebadi ve makasıd kısımları söz konusudur. Tasavvurat’ın mebadiini “külliyatı hams-beş tümel” ,makasıdını ise kavl-i şarih (tanım nazariyesi) oluşturmaktadır. Tasdikatın mebadini kaziye (önermeler) ve hükümleri makasıdını ise kıyas ve kısımları (sınat-ı hams/beş sanat) oluşturmaktadır.

Tasavvur tasdik için bir ön hazırlıktır.
İbni Sina (428/1037) el-işarat vet tenbihat adlı eserinde “her ilmin mebadii ve mesaili olması gerektiğini,mebaidiini de hadlerin (tanımlar) ve mukaddimelerin oluşturacağını ” ifade etmektedir.

Bakıllani ve İbni Sina muasırdır.

Mana için vaaz edilmiş lafızların delaleti temelde üç kısım olup bunlar mutabakat,tazammun ve iltizamdır.

İbni Sina Felsefesi

İbni Sina’ya göre felsefe,belirli bir tarz bilgiyi elde etme ve bu bilgiye göre eylemedir. Felsefe ,insanın,nefsinin sahip bulunduğu teorik (nazari) yetiyi,eşyanın gerçekliğine (hakikatül-eşya) ilişkin doğruyu (hak) bilerek ve pratik (ameli) yetiyi de bu doğruya uygun iyiyi(hayr) eyleyerek olgunlaştırması (tekmil) ,böylece sürekli bir mutluluğa (sa’adet) erişmesidir.

Bu tanımda kadim felsefi bilginin teoloji ve kozmoloji yanında bunlarla ilişki içeriisnde olan nefis teorisiyle de bağlantılıdır ve ilkece insan nefsinin,kozmik seyahati sırasında,sahip olduğu potansiyelini/kuvve,doğru ve iyi yönünde aktüalize/fiil etmesi,dolayısıyla entellektüelizesini/kemal ulaşarak kendini gerçekleştirmesidir.

İbni Sina hayatı boyunca doğru bilgiyi üretecek beşeri mekanizmayı tasvir etmeye çalıştı ve bu mekanizma;Bilginin kognitif tahlili neticesinde nefsin bilgi üreten güçleri belirli bir sıralamaya tabi tutulur,bu sıralamaya göre,beşeri akıl,doğa ile temas kurmak için hem dış-duyuları hem de iç-duyuları devreye sokar. Kuvve-i mutesarrifenin (işlemci güç) dışarıdan gelen tekil suretleri depolayan hayal ile yine dışarıdan gelen tekil anlamları depolayan hafıza üzerinde ki vasl(terkip) ve fasl (tahlil) işlemlerini,vahimenin kontrol etmesi sonucu ortaya çıkan mütehayyile ,aklın kontrol etmesi sonucu ortaya çıkan müfekkirenin inşa ettiği hakikat karşısında ,çarpıtışmıl bir dış-gerçekliği üretir. Bu nedenle aklın,cismi mahsus olan mevcuda ilişkin burhani bilgi (ilm) üretebilmesi için ,sürecin iç ve dış duyulardan ,yani aşağıdan gelen yönüne karşın bir de yukarıdan yani mahiyet ve illetleri saf haliyle ihtiva eden akli faalden gelen bir yönünün bulunması gerekir. Faal akıl ,böylece ,mütahayyilenin neden olduğu bozulmayı giderir;faal aklın feyzi sayesinde akıl,makülü,mevhumdan ayırarak sahih bir tasavvur üretilmesini sağlar. Bu nedenle faal aklın kontrol ettiği bu süreçte ,eşyanın hakikatini bilmek hem mümkündür hem de böyle bir bilgide metehayyilenin etkisi yoktur.

Sorular

Her metin okunup/yorumlanacak birer veridir. Yorum aslında bir nevi zihnine yeni ve yepyeni soru/nlar bırakıyorsa anlamlıdır ve verimlidir.
Yeni devşirdiğim sorular;
-Doğa neden şimdi olduğu gibi işliyor da başka türlü işlemiyor?
-Mevcut sistemler kaçınılmaz mıdır yoksa başka sistemler geliştirilebilir mi?
-Doğa da işleyen bir plan var mıdır , varsa kaynağı nedir?
-İnsan aklının rolü bu planı anlamaktan mı ibarettir yoksa insan aklının gücü ,doğada ki planı değiştirmeye yeter mi?

Gazali Konuşmaları

gazzali_konusmalari_140_Front_MediumBilim Sanat Vakfı Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin Gazzali’nin 900. vefat yıldönümü olan 2011 yılı vesilesiyle Şubat 2011-Kasım 2011 arasında düzenlenen “Gazzali Tartışmaları” adıyla düzenlediği oturumların kitaplaştırılmış halidir. Yedi oturum halinde düzenlenen programda Gazzali neredeyse tüm boyutlarıyla masaya yatırılmış ve konunun uzmanları tarafından ciddi bir analize tabi tutulmuştur. Oturumlara seçilmiş bir grup katılabildiği için oturum sonrasında ki sorular neredeyse her birimizin aklına gelebilecek veya konuyu etraflıca analiz edilmesini sağlayacak nitelikte sorulardır. Bu bağlamda böyle bir organizasyonu tertipleyen Bilim Sanat Vakfına teşekkür etmeliyiz.

Neden Gazzali sorusunun cevabı tek başına 900. vefat yıldönümü olması değil kuşkusuz. Bir medeniyetin düşünce seyrinin Gazzali öncesi,sonrası şeklinde ayrıma tabi tutulması bile Gazzali’nin adının büyüklüğünü anlamamız açısından önemli bir veritedir. Tek başına kendinden önce ki kelam,felsefe,tasavvuf geleneklerini eleştiriye tabi tutup yepyeni bir düşünsel paradigmanın kapılarına açması kadar tüm yukarıda sayılan düşünsel okulların haricinde döneminde yaşanan düşünsel bulanımların meydana getirdiği eylemsel sapmalara da dur denmesini sağlayacak bir zemin inşa etmiştir. Artık Gazzali sonrasında yukarıda sayılan üç düşünsel alan tek başlarına değil birbirlerinin içlerine girmiş ve birbirlerini besleyen bir damar misalidir. Daha öncesinden parçalı olan düşünsel dünyanın mimarları artık bütüncüldür.Yani Gazzali sonrası bir müslüman alim kelam,felsefe,mantık,ahlak,matematik,astronomi,geometri gibi döneminin tüm bilimlerinde konuşabilir haldedir. Kendinden öncesinde örneğin bir İbn-i Sina mantık,felsefe gibi alanlarda söz sahibiyken Matematik bilmezdi. Ya da metafiziğinde matematiğin yeri yoktu.Aynı şekilde Biruni’de matematik bilirken mantık bilmezdi.

Kitap toplam yedi bölümden oluşmakta olup bunlar;

1-Gazzali ve Felsefe:İlhan Kutluer
2-Üç Mesele-1:Alemin Ezeliliği:Ömer Türker
3-Üç Mesele-2:Tanrı ve Cüz’ilere Dair Bilgisi:Fehrullah Terkan
4-Üç Mesele-3:Ahiret Hayatının Mahiyeti Cismani mi Ruhani mi:Fatih Toktaş
5-Gazzali ve Fıkıh Usulü:Yunus Apaydın
6-Gazzali ve Kelam:Osman Demir
7-Gazzali ve Tasavvuf:Ekrem Demirli

Konu başlıklarından da görüleceği gibi özellikle Tefahütte filozofların tekfir edildiği üç mesele ön plana çıkarılmıştır.

Aşağıda her bir konu da yazarların söylediklerinden terekemde kalanlar yer almaktadır.

Felsefede ve Mantıkta Kavram

Sokratesten beri kavram tartışması vardır ve ;platon ,kavrama idea diyerek ona kavrama gerçeklik yüklemiştir. Sokrates’ten Aristotales’e ,Hume’dan Kant’a kadar birçok filozof ,bu konudaki farklı yaklaşımlarına rağmen kavramı,bir şeyin(objenin) zihindeki ve zihne ait tasarım saymışlardır. Son olarak neopozitivist filozoflar,”kavram” yerine,dil içinde anlam taşıyan ve tanımlanabilir olan sözcüklerden ,”terim”lerden söz edilebileceğini,”kavram”ın dilden bağımsız bir neliğinin(mahiyetinin)olamayacağını ileri sürmüşler ve bu tutumlarıyla ,”kavram” konusunu bir ölçüde mantığın dışına çıkarmışlardır.
Kavramın hiç bir gerçekliği yoktur. Kavram ancak bir şeyi (objeyi) işaret eder. Fakat düşünceyi ancak dille ifade edebileceğimiz anımsandığında ,bir fikir,bir ide olarak kavramın dille ifadesine ihtiyaç duyarız ki,bir kavram dille ifade edildiğinde terim adını alır.

Kavram,zihnimizde düşünülmüş olan herhangi bir şeydir;terim ise zihnimizde düşünülmüş olan şeye ilişkin tasarımın,yani kavramın dilsel işaretidir. İmge,uzam ve zaman içinde algıladığımız herhangi tekil bir nesnenin bizdeki tekil izlenimidir (şu anda algıladığım “bu masa”);oysa kavram bir duyusal izlenim değil,bir tasarımdır. Bu yüzden tekil bir şeyin imgesi ile tekil bir şeyin kavramı farklıdır. Bir genel kavramı ,örneğin algıladığımız tek tek masalardaki ortak özellikleri birleştirerek zihnimizde kurarız. Kavram zihinsel bir etkinlikle meydana getirilen,kurulan bir şey olmasına karşılık,imge edilgin/duyusal bir izlenim olarak kalır.

Aristo’ya göre kavram,bir şeyin(objenin) tasarımıdır;terim ise o şeyin tanımının tek sözcükle ifadesidir. Terimin ilk işlevi kavramı dilsel/fonetik yoldan işaret etmekse,ikinci işlevi ,bize kavramın işaret ettiği şey (obje) hakkında bildiklerimizi anımsatmasıdır.

Kavramı ,düşünmenin en küçük ve basit birimi sayan görüş,önermelerin kavramlardan oluştuğunu belirtir. Neopozitivist filozoflar ise düşünmenin en basit birimi kavram değil ,önermelerdir.

Düşünmeyi ve onun ürünü olan düşünceyi ve kavramı,dil içerisinde tanıyabiliyoruz. Ama kavramın dilsel görünümü ile kavramın kendisi arasında bir denklik ve örtüşme olduğunu göstermek mümkün değildir.

Kavram ,biriktirilmiş,depo edilmiş,yoğunlaştırılarak bir sözcüğe yükletilmiş,bu sözcükte toplanmış bir bilgidir. Öyle ki,epistemolojik açıdan kavram,işaret ettiği şey (obje) hakkında ki bilgimiz arttıkça, hacmi durmadan denişleyen bir hazne,bir depo görünümündedir. İşte bu niteliğiyle kavram,dilde hiçbir zaman tam olarak ifadesini bulamayan bir potansiyaliteye sahiptir.

Kavramın neliği,hakkında düşünülmüş olduğu şeyintasarımı olmasında belirir. Onun anlamı ise ontoloji ve epistemolojinin konusudur. Kavramın anlamı (anlam içeriği) değişebilir;ama neliği değişmez. Mantık açısından ,kavramın anlamı (anlam içeriği) değil,neliği,yani bir şeyin düşünülmüş tasarımı olması önemlidir. Kavramın dil içerisinde ki işareti olduğunu söylediğimiz terim,kavramın neliğine değil,kavramın anlamına,onun anlam içeriğini işaret eden bir işleve sahiptir.

Mantıkçı için düşünülebilen her “şey” bir kavramdır. “Kavram”,Türkçede de ,Batı dillerinde de “kavramak” fiilinden gelir.Kavramak edimi ise iki aşamalıdır:1.Bir “şey”i sarıp sarmalamak ,kucaklamak,onu dört bir yandan kuşatmak söz konusudur. 2.Sarıp sarmalanmış ,kuşatılmış olan şey,zaten diğer (başka,değişik) şeylerden aynı zamanda ayırt edilmiş demektir. Mantık açısından ,kavram ile kavranılan özdeştir. Mantık kavramın neliği,felsefe ve bilim ise kavramın gerçekliğiyle ilgilenirler.