Etiket arşivi: felsefe

söylev Rousseau ‘nun metinleri Kant gibi demir leblebi değildir. Dili sade ve basittir. Anlamak için metinle uğraşmanıza gerek yoktur. Metin/lafzın taşıdığı ya da söylemek istediğiyle hemhal olmanız gerekmektedir.

Bir peygamber gibidir Rousseau. İnsanların yaşam gayelerinin bilgili olmak değil,ahlaklı,erdemli,dürüst olmak olduğunu söylemektedir. Ve eğer bilgi bizleri erdeme ulaştırmak yerine erdemden uzaklaştırıyorsa o bilginin gündelik yaşam da insanlık için faydalı olsa da nihayetin de zararlı olduğunu vurgulamaktadır.Bu bağlamda kadim tartışma olan bilgi / eylem (amel) ilişkisi akla gelmektedir. Bilindiği gibi Eflatun bilginin beraberinde eylemide doğuracağını savunurken Aristo ilk dönemlerinde Eflatunla buluşurken geç dönemlerinde bunların bir bir birini gerektirmeyeceğini söylemiştir. İlerleyen dönemlerde de müslüman alim ve filozoflar da Eflatun’un çizgisinden giderek bilginin eyleme dönüşmesi gerektiğini eğer dönüşmezse bunun sorun oluşturacağını söylemişlerdir. Modern dönemlere doğru gelindiğinde özellikle 16-17 yylar da ki tabiat bilimlerinde ki gelişmelere bağlı olarak doğa felsefesinin doğa bilimleri haline evrilmesi ve bilginin ahlak/eylem ilişkisinden kopması sonucunu doğurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet tamda burada Rousseau’nun bahsetiği sorun doğmaktadır.Acaba bilgi eylemi gerekli kılarmı.Ya da kuramsal fizik gibi,soyut matematik gibi,astronomi gibi modern dönemin oluşturduğu, yine aynı şekilde mikro düzeylerde ki bilgilerin ahlakla/erdemle,eylemle nasıl ve niçin bir ilişkisi olmak zorunda. Sanırım bugün kü asıl kaygımız kendi gerçekliğimiz üzerine inşa edemediğimiz bir ahlak alt yapımızın olmaması. Bu yapısızlık beraberinde gelişen,ilerleyen bilimlerin açtığı/yardığı yaşam boşluklarını dolduramamamızdır.

Bilgiye ulaşmanın yolunun zor ve zahmetli olduğunu bunun ise insanlık için aslında büyük bir nimet olduğunu belirtiyor. Eğer bilgi ilk aslından elimizin altında hemencecik elde edilen bir şey olsaydı insanlığın şu anki durumundan daha kötü olacağını belirtmiştir. Her medeniyet bilgiyi elde ettikçe bozulmaya ve felakete uğramıştır. Aslında bu fikirleri İbni Haldun’da söylemiştir. Çevrede ki yani bedevilerin güçlü bir asabiyeye sahip olmalarının verdiği güvenle merkezi ele geçirdiğini ama zamanla hadari hayatın baştan çıkarıcılığına kapılıp kendilerine olan güvenlerinin yok olduğunu belirtmektedir. Rousseau şehirleşmek kavramı yerine ilim,fen,sanat gibi modern dünyanın kavramlarını koymuştur. Batı insanının bu kavramların ve kavramların normal yaşamlarda ki olumlu olumsuz yansımalarının insan hayatında erdem gibi ahlak gibi insanın olmazsa olmazlarını nasılda bitirdiği ya da zayıflattığını vurgulamaktadır. Aslında sadece batılı insanın değil tüm insanların bugün için aynı sorunla karşı karşıyayızdır. Bilgi/teknoloji nedir,nasıl kullanılmalıdır,nereye kadar hayatlarımızda olmalıdır. Modern dönemlerde özellikle aydınlanma felsefesini içerden filozofların dillendirdiği teknoloji eleştirisi islam dünyasında da mal bulmuş mağribi gibi kabullenilmiştir. Bilim/Teknik ? Günah keçisi …. ilan edilivermiştir. Amma velakin hiç kimse artık …

Ama artık insan oğlu o elmanın tadını almıştır. Bir ısırık almış,elmadan kopardığı parçayı çiğneyip yutmasa da elmanın suyunun tadını duyumsayıp hissetmiştir.O duyumsama, o fark etme/bilme yetisi varlıkların aslına astarına müdahele edilmesi ,kendimizi Tanrının yerine koyma cüretini gösterebilme küstahlığına vardırabilmedir. Varlığın yerlerinden sökülüp atılması her şeyin yeniden yerleştirilmesidir. Düşünen,hisseden,beğenmeyen,ihtyaçlarını farkedenler olarak artık varlık düzenine müdahale etmek kaçınılmaz yazgımızdır.

Kitap içerisinde bir birinden ilginç ve güzel tespitleri var Rousseau’nun. Bunlardan bazıları şunlardır.
“Tıpkı bdeb gibi aklın da bir takım ihtiyaçları vardır. Bedenin ihtiyaçları toplumun temellerini oluştururken aklın ihtiyaçları ise toplumu güzelletiren bir takım değerlerdir.”
“Hiçbir ihtiyacı bulunmayan insanlar üzerinde hangi hükümdar nasıl bir tahakkümde kurabilir ?”
“İnsanlar refah içerisinde yaşadıklarını servetle,zevk sahibi olduklarını da zarafetle ortaya koyabilirler.”
“Etrafımız nezaket ve incelik kurallarıyla kuşatılmış,her anımızı bu kuralları gözeterek geçirmeye çalışıyoruz ancak özümüzde hiçbiriyle ilgimiz yok. ”

Reklamlar

Leibniz Notları

monadoloji Başta söyleyim, kitap tam bir teolojik savunma. Bir yandan skolastik felsefenin devam ettiricisi gibi davranırken bir taraftanda 17.yy da fizik ve bilimlerde ki yeni gelişmeler ışığında Aristo’nun dünya görüşünün haricinde dünyaya yep yeni bir bakışın getirdiği bakışın arasında sıkışmış bir bilincin ızdırapları.

16-17 yy da astronomi,fizik,matematik gibi bilimlerde meydana gelen devrim gibi yenilikler Aristo fiziğini ve dolayısıyla o fiziğin üzerine inşa olunmuş metafiziğin ciddi sorgulanmasını da beraberinde getirmişti. Bu sorgulamadan Aristo metazifiği üzerine kendini konumlandıran kilise de nasibini almıştı. Klasik dünya da Tanrı adına buyruklar ortaya koyabilen bir kilise ve onun sorgulanamaz ve itiraz edilemez direktifleri vardı. Ama hem bilimsel gelişmeler hem de toplumsal ve sosyal değişimler ve birbirine çok farklı noktalardan etki eden görülebilen ve görülemeyen bir çok etkenin bir araya geldiği 16-17 yy’lar da her şey allak bullak oldu ve bin yıldır devam edip gelen düzen kökünden sökülüp atıldı. Bu dönemlerin tam ortasında yaşayan bir Leibniz’i anlamak sanırım birazda yaşadığı tarihi,çoğrafi ,toplumsal ortamları bilmek,anlamak demek. Descartes,Locke vb. diğer filozofların klisenin inşa ettiği teolojiye alternatif rasyonel teoloji inşa çabaları aslında kliseyi baypas etmekteydi aynı zamanda.

Aristonun mantık temelli fiziğinin 1000-1500 yıldır hüküm sürdüğü bir dünyada insanların en temel sanat,edebiyat,din,felsefelerinden bu kalıntıları temizlemek öyle sanıldığı kadar kolay olmayacaktı. Olmadı da zaten. Newton’un temellerini attığı yeni doğa perspektifi skolastik dönemin kabulu olan mümkün dünyaların en iyisi kabulünü bir nebze değilliyor gibiydi. Aslında bugün de zihnimizde canlandırdığımız Tanrı kabulleriyle modern bilimlerin ortaya koyduğu bilgiler arasında ki açmazların şizofrenilerini yaşamaktayız. Yani modern fiziğin penceresini aralayıp yep yeni bir teoloji ve Tanrı tasavvurunu halen gerçekleştirebilecek bir babayiğitin yokluğunun ızdırapıyla hemhal olmaktayız. Dünyan/evrenin aslında söylenildiği kadar mükemmel olmadığı bazı noksanlıklar ve aksaklıklarla mündemiç olduğu bu kabulun de Tanrının kudretine,mükemmelliğine,inayetine bir sorun oluşturmayacağını ortaya koyan zihinlerin eksikliğini hissetmekteyiz. Kaldı ki sadece fiziksel/doğasal dünya da değil tarihsel/insansal dünya da da eksikliklerin olduğunun en büyük kanıtı yine bizzat insanoğlunun yeryüzü serüvenidir.

“kitaptan çıkartığım notların aktarmasına devam edeceğim.”

matematik Aslında kitabın temeli Zaman gazetesinde Adnan Arslan’ın yazdığı sosyal bilimlerde ki geriliğimizin sebebi matematik ağırlıklı verilen doğa bilimleri eğitimi olduğu tezine karşılık “matematik dünyası” adlı dergide bekir gür’ün cevap yazılarından oluşturulmuştur. İlgili makalede Adnan Arslan 200 yıllık bir çatışmanın dillendirilmesinden başka bir şey yapmamıştır.Bu çatışma doğa bilimleri-kültür bilimleri çatışmasıdır. Aydınlanma dönemiyle birlikte bilimlerin sadece doğaya hasredilmesi ve yöntem olarakta matematik kullanılması ,bilme ediminin olguların açıklaması olarak kabul edilmesine tepki olarak vico tarafından “yeni bilim” kitabıyla dillendirdiği ve daha sonra ki dönemlerde Ditley tarafından sistematize edilen ve anlama merkezli insan bilimleri çatışmasıdır.

Adnan arslan anlamanın merkezlenmesi için sayısal ağırlıklı eğitimin terkedilip ,sosyal temelli bir eğitime geçilmesi gerektiği düşüncesini dillendirmiştir. Buna delil olarakda matematiğin evrenseli öncelediği halbuki yorumun yerelden kalkarak inşa edilebileceğini söylemiştir. Bekir Gür ise matematiğin sanıldığı gibi evrensel olmadığını hem felsefe tarihinden hemde matematik tarihinden örneklerle ortaya koymaya çalışmıştır.

Kitapda yer alan ilk 4-5 konu direk arslana cevap niteliğindedir. Diğer makaleler her ne kadarda direk cevap sayılamasa da dolaylı cevaplar olarak görülebilir.

Modern dönemlerde filozofların en bariz özelliklerinden birisi fizik,matematik gibi alanlarla da iştigal etmeleridir. Dolayısıyla 16,17,18 asırlardaki filozofların büyük bir kısmında matematikle ilgili tartışmaları bulmak mümkündür. Bunun örenkelrini Descartes,Locke,Hegel,Kant gibi filozoflarda görmek mümkündür.

Ortaçağlarda inşa edilen mantık temelli fizik anlayışının Galileo ile birlikte yerini matematik temelli fiziğe bırakmasıyla birlikte matematik ilmi de hem gündelik hayatın içerisinde hemde felsefenin ilgi alanına girmiştir. Aritmetiğin konusu olan sayı kavramı ve geometrinin konusu olan miktar kavramlarının mahiyeti,matematiksel nesnelerin ontik bağımsızlıklarının olup olmadıkları meselesi , matematiksel önermelerin icat mı keşifmi olduğu soruları gibi pek çok soru ve sorun artık felsefenin konusu haline gelmiştir.

Bekir gür dil olarak sade,yalın ve anlaşılır bir üslup kullanmıştır.
Sanırım hem üniversite de ki matematik derslerinde hemde sonra ki okumalarımda matematiğin konularının hangi ihtiyaçlardan ortaya çıktığı ve bu soru/sorunları çözmede nasıl bir katkısı olduğunu merak etmekteyim. Daha anlaşılır bir dille söylemek gerekirse ,integral hesabı gündelik hayatta ya da düşünce dünyasında neyi çözdü, limit problemi,karmaşık sayılar teoremi,türek vb. pek çok konu …

Yapısöküm

Amacı her türlü yapıyı sökmek olan yapısöküm,bir metni parçalar ,çelişkilerini ve varsayımlarını açığa çıkarır;ançak bunu yaparken metni iyileştirmek ,gözden geçirmek ya da daha iyi bir versiyonunun sunmak gibi bir niyeti yoktur. Şimdi bu gözle eski ve yeni ahitler’in durumunu gözden geçirdiğimizde yapısökümün neye dayanarak varlık kazandığı ve hayatta nereye tekamül ettiğini analiz etmek gerekir.

Yapısökümün temel varsayımına göre ,dil,anlam istikrarsızlığı ve belirlenimsizliğinin silinmez izlerini taşır. Yapısöküm ,irdelemeden,analiz etmeden kabullendiğimiz varsayımları sorgulamaya ve değer yargılarımızda ki boşlukları açığa çıkarıp,onların tartışmalı taraflarını ifşa eden felsefi şüpheciliğin oldukça kapsamlı bir biçimi olarak ta görülebilir.

Dil ,insanın içinde varolduğu dünyayı anlama ve tasvir etme aracı olarak dünyayı dile getirmedir,bir çeviridir. Bu yönüyle dil ,bir tercüme,eşyayı soyut kavramlara dönüştürme eylemi olduğu için doğrudan yaşantı ve tecrübeyle mukayese edildiğinde aynı zamanda bir dolaylılığı da ifade eder.

ilem 2 ekim 2013 çarşamba günü İLEM ‘de ihsan fazlıoğlunun Ahlakın temeli üzerine verdiği seminerin notlarını çıkardım. Neden denilecek olursa eğer; 2 ay önce fark ettiğim ve Türkiye’de Osmanlı dönemi yada başka bir ifadeyle islam düşünce geleneğinin ilk 4 yy. ‘ının sonrası üzerine konuşabilecek ve bu alanda nelerin nasıl yapıldığı nelerin eklendiği noktasında fikir beyan edebilecek kişilerden birisidir zatı alileri. Bu özelliğinin yanında bilim tarihçisi olması hasebiyle bilimsel keşif ve gelişmelerin düşün dünyasında ki yansımaları ve etkileri noktasında da oldukça donanımlı olmasıdır.  Kendilerini

Klasik yayınlarından çıkan “Işk İmiş Her Ne Var Alem’de / İlim Bir Kıl ü Kal İmiş Ancak Fuzuli Ne Demek İstedi? ” adlı kitabını gördüğüm de fark ettim. İlgili kitabı alıp okuduğumda Gazali sonrası kelamcılarının ve özellikle osmanlı dönemi üretiği dil ve düşünce geleneğinin bizlere anlatıldığı gibi boş tazannumlar olmadığı ciddi felsefi ve düşünsel birikime sahip olduğunu bir gazel üzerinden giderek temellendirmeye çalışmaktaydı. Kuşkusuz ki Türkiye de bu alanda son yıllarda kayda değer çalışmalar ortaya konulmaktadır. Bu noktada Dücane’nin Gazaliyle ilgili eseri Keşfi Kadim kayda değer bir çalışmadır ve Gazali üzerinde ki tenziratların hiç de haklı olmadığı noktasında önemli kanıtlar öne sürmekteydi. Tabi tüm bu tenziratların temelinde bilimi özellikle osmanlı döneminde hasıl olmuş olan bilime oryantalistler zerinden bakılması ve bu bakışın da osmanlının bir kılıç medeniyeti olduğu şeklinde ki zihin arka planıydı. Kuşkusuz ki hem acemler hemde araplar bu savı desteklediler ve özellikle kullandılar. Çünkü islamın ilk 4.yy lık döneminde bilgi ve bilim adına daha çok acem ve araplar hakimken bu dönemden sonrasında bu türkler’e yada osmanlı/selçuklu hakimiyetinde ki çoğrafyalara kaymıştır.İşte bu dönemlerde üretilen metinlerle irtibat kurabilmesi ve o metinlerde ki terminolojiyi kavrayabilmesi dolayısıyla metnin kasdının ne olduğunu eskiden ve yeni/modern felsefeden nerelerde ayrıldıkları ve birleştikleri hususunda bir şeyler söyleyebilmesi dolayısıyla önem vermekteyim.

Bu notlar hocanın felsefe-bilim tarihi seminerlerinde de işe yarayacak kavramsal şemalar sunması noktasında önemlidir. Bu seminerde konu edilen hususların hepsi klasik dönem baz alınarak ortaya konulmuştur. Notlar aşağıdadır.

Ahlak kelimesinin kökeni huluktur. ve huy,tabiat manasına gelir. huluk tekildir ve çoğulu da ahlaktır. aynı şekilde ahlakta karakter,doğa,din,atılganlık manalarına gelmektedir ve ahlakı kısaca “insanın tabiatından düşünmeksizin sadır olan davranışlar ” olarak görebiliriz.

Eskiler insana tedbirul ferd derlerdi. Yani insan tedbirlidir. Bu tanım Ahlakın en kısa tanımıdır diyebiliriz. Tanımdan da anlaşılacağı gibi ahlak ferle ilgilidir ve toplum,topluluk,cemaat gibi birimlerde geçerli olamaz. yani islamın ahlakı,toplumun ahlakı,iş ahlakı gibi kavramlar boştur ve karşılıkları yoktur. Ahlak kelimesinin başına gelen sıfatların hangi tarihten sonra eklendiği sanırım anlatmak istediğim mevzuya ışık tutacaktır.

Ahlak kelimesinin başına sıfatlar eklemenin sebebi kullandığımız mahlukatın karşılık geldiği mahsusatı bilmiyor oluşumuzdur.

Meleke:İnsan nefsinde sabit olan niteliktir. Zıddı hal’dir ve gelip geçiciliği ifade eder.

ameli felsefe de ferd,menzil,medine sıralaması vardır ve bunlar birey,topluluk,topluma karşılık gelir.

Topluluğun ahlakı olmaz menfati olur. Toplumun menfaatini ise siyaset içerinde elde edilir.

Osmanlı geç dönemi düşünürlerinden İsmail Sakip Teracani’ nin  yunan felsefesin deki ahlak tanımı şöyle özetlemektedir.

“Alem küredir,yeryüzü merkezdir,insan hedeftir,felekler yaydır,olaylar oktur,tanrı okçudur” kaçış nereye.

Tedbir ve fikir zat bakımından aynıdır araz/ilinek bakımından farklıdırlar.

Tadbir:aklın bir maksadı ,amacı,gözeterek düşünmesidir,gözetmeden düşünürse fikirdir.

Ahlak ,aklın üç kuvveti kemali elde edecek şekilde kullanmasıdır. bu kuvvetler (şehvet,gazap,düşünce).ahlak ,aklın iradeyi ihtiyarla kontrol etmesidir.

Ahlak ilmi aslında kişiye ihtiyarını kullanarak iradesini kontrol ederek kemale ve vasata nasıl ulaşılacağını öğretme işidir. Kantın ahlak felsefesi de bu felsefenin sekülerleşmiş halidir.

Tarihte ki en önemli hadiselerden birisi trensandantal /aşkın kognisyonun/biliş’in doğallaştırılması işinin islam düşünürleri tarafından başarılmasıdır. Klasik gelenekte trensandantel insanı aşkın bir şeydir.

Akıl doğallaştırıldıktan sonra tümel olmaktan /külli çıkarılıp bireysel hale gelmiştir. Şimdi bireysel akıl üzerinde ahlakı nasıl temellendirebiliriz.

aklın  tümel kabul edildiği dönemde yazılan ahlak metinleri miskeveysh, tusi,devvani,kınalızade mehmet çelebi’nin metinleridir.İbni sina bile ahlak metni yazımından imtina etmiştir. Ama razi sonrası yani aklın bireysel hale gelmesinden sonra kelamcılar artık rahatlıkla ahlak metni yazabilir hale gelmişlerdir. Adudiddin İci 14.yy da ahlak metniyazıyor ve bu metinde akıl kulli değil ferdidir.

Şey/gerçeklik katmanlıdır tek düze değildir ve tamamlanmamıştır. Aynı şekilde doğa,tarih,hayatta tamamlanmış değildir. bunları yani doğa,tarih,hayat’ın tamamlanmış olduğunu söyleyenler yunanlılardır.

Bilim mahsusatın/görünür olanın makulatıdır/aklileştirilmesi.

Felsefe mahsusatın değil makulatın tahkikidir. (raziden sonrası için)

Tahkik parçalamadır.bir matematikçi yaptığı işe bakmaz. Tıpkı arının bal yapması ama bala bakmaması gibi. Matematikcinin yaptığı işe filozof bakar.

Tahkikin Tetkiki;İnsan nasıl tahkik eder sorusunun peşindedir.

Bir şeyi bilmek şu altı kavrama göre okumaktır.

1-Onun bir manzumu olduğunu (bir düzen içerisinde olduğunu) kabul ederiz.

2-Manzumenin makulleştirilebileceğini kabul ederiz.

3-Bunun nedensel olduğunu düşünürüz. O yapısal düzen insan aklına konu olurken bir nden-sonuç ilişkisine göre kurulur.

4-Tanımlarız

5-Çıkarımsal gideriz.

6-bunun zaman ve mekan koordinatlarında olduğunu kabul ederiz.

Bilme esas itibariyle belirsizliği belirli,sınırsızlığı sınırlı,tanımsızlığı tanımlı kılma işidir. 

Logos:Belirlemek,sınırlamak,tanımlamak.

tanımlanmayan şey bilinemez.

Mukkayyet: zaman ve mekan içre olan

yukarıda ki bilme ediminde yaptığımız 6 ilkeyi hayat bilimlerinde de yaparız. Yani hayat bilimlerin de de düzeni varsayarız, bunun bilinebileceğini,nedensel olduğunu,tanımlanabileceğini,çıkarım yapılabileceğini ve zaman ve mekanla kayıtlı olduğunu kabul ederiz. Ancak doğa bilimlerinde ki nedesellik kozalite (neden) esaslıdır hayat bilimlerinde niçin esastır.

Doğa bilimlerinin mahsusu şeylerken,hayat bilimlerinin mahsusu eylemlerdir(fiil,amel,action).

İslam medeniyetinde hem doğa bilimleri hemde insan eylemlerinin iki ayrı varlık alanı olarak kabul edilmesi Razi’den sonradır.

Ayn:Objektif olan,nesnelleşmiş olan.

Bilginin konusu ayn’dır ve ayn’da ikiye ayrılır.

1-tabiat

2-İnsan eylemleri

klasik dönemde üretilen bilginin nasılı ve niçini nasıl inşa ediliyordu. Modern bilimlerin ortaya çıkışında ki en tipik noktalardan biridir bu tartışma. Çünkü matematik niçini verir mi vermez mi  tartışmasıdır aynı zamanda. İbni Sina vermez demektedir ve onun fiziği matematiksel değildir. Matematiği doğanın bilgisi için kullanmamaktadır. Ama matematik niçini verir dendiğinde matematik doğaya/fiziğe uygulanabilir hale gelmektedir.

Tusi’de niçini doğa bilimleri verir, vucubul vukuu’yu matematik verir demektedir. Yani matematik inniyeti/nasıl gösterir,fizik linniyeti/niçin gösterir demektedir. Matematik dünyanın dairesel yörüngede olduğunu söyle ama niçin sorusunu fizik cevaplar demektedir. Tusi nin bu tanımına Kutbittin Şirazi şerh yazarken tanımı değiştirmiş ve vucubul vukuu’yu sebebil vukuu yapmıştır.

Bu değişiklik sadece bir kelime değişimi değildir. bu iki kavram iki ayrı dünya tasavvurudur aynı zamanda.

Vucub:meşşai gelenekte kullanılır ve icab etme demektir. Yani metafizik/külli akıl illete bir işarettir.

Sebeb:işraki gelenekte kullanılır ve zahire işaret eder. Fenomenal illete işaret eder. Tanrıyı ,külli aklı dayatmaz.

Eylem ne için anlamına gelen bir nedenden dolayı bir amaca dönük yapılır. Bir amaç var ise o amacı gözeten bir insan vardır . o insanın bir kastı vardır.Amaç insanın kastının iradesinin bir sonucudur. Dolayısıyla eylem insan iradesinin paketlenmiş halidir. Her türlü insan eyleminde paketlenmiş irade vardır.

İnsan bir eyleme kalkıştığında o eylemini boşandıran bir amacı ,bu amacı ise bir kasıt ve bu kastı irade paketçikleri taşır. En total de bu irade paketçikleri anlamdır. Dolayısıyla eylem,anlamın cisimleşmiş halidir. Hayat dediğimiz ya da tarih dediğimiz hadise insan eylemlerinin cisimleşmiş halidir. Onun için Razi sonrası alimlerimiz buna ayn diyorlar. Yani insan eylemlerinin tecessüm etmiş,objektivasyona uğramış ,cisimleşmiş hali.

Razi sonrasında ki bu eylem tanımı olmasaydı İbn-i Haldun olamazdı. İbn-i Haldun islam medeniyetinin bir ürünüdür. Eğer düşünürlerimiz İbn-i Haldun öncesi insan eylemlerini  makule konu olan mahsus alanı haline getiriyorlar ve bu mahsus alanı üzerinden ayniyet inşa edilebiliyor.

Sosyal bilimler insan eylemlerinin objektiflik kazanmış hallerini bilme işidir. Burada en önemli husus eylemin şeyden farkı nedir sorusudur.?

Teolojik olarak Tanrı için bir ağacın anlamı olabilir ama insan için ağacın ya da atom altı evrenin bir parçası için anlam yoktur. Bunların zatından kaynaklanan bir anlamları yoktur ama biz bu anlamları yüklemekteyiz. Yani aslında anlamı insan eylemlerinde aramaktayız. Şey ile eylem arasında ki en temel fark budur. Doğa da bir anlam yok ama eylem de bir anlam var. Dolayısıyla bütün sosyal bilimler esas itibariyle o anlamı tespit etmeye çalışmaktadır. Güneşin niçin döndüğünü soramazsın ama nasıl döndüğünü sorabilirsin. Bu savaş niçin yapıldı ,nedenleri nelerdi,nasıl yapıldı,nerede yapıldı,istekler ve amaçlar neydi gibi soruları sosyal bilimlerde sorabilirsin.

Güneşin niçin döndüğünü sorduğunda bu soru sosyal bilimlerin konusu değil teolojinin konusudur.

Ahlak nesneleri hakkında yani mahsus’ları bakımından eylem alanına dahildir. Fizik alanıyla hiç ilgisi yoktur. Eylem alanına ait olmak demek hayatın içerisinde ve tarihin içerisinde olmak demektir.  Öyleyse ahlaki tüm değerleri hayatın içerisinden türeteceğiz. Tabiattan ahlak türetilmez.

Hayattan türettiğimiz bu değerler doğadan türettiğimiz bu değerler gibi objektifmidirler. Ahlaktan türettiğimiz değerler objektifmidir. Yani temel problemi ,çok sıkıntılı bir problemdir.

1960 ‘dan sonra batıda bu temel problemini kaldırmaya çalışmaktadırlar. Mesala 1860-1950 arasında yazılan metinlerin çoğu temellerle ilgilidir. Matematiğin temelleri,fiziğin temelleri vb.

1960’dan sonra temel sorunu çok gündeme gelmiyor.Çünkü temel asgari metafizik istiyor ve aksiyomatik kabuller istiyor. Bugün Batılı düşünürler,çağdaş batılı düşünürler ve özellikle de Anglo-Sakson dünya da temelsiz matematik,temelsiz ahlak kitapları yazmalarının çok önemli bir gerekçesi var.Eğer temel konulacaksa metafiziğini göstermesi gerekir. Teolojik bir temel olmuyor ,insanı aşan ve Tanrısız bir temel bulmak da mümkün değil. Bundan dolayı temellendirme sorunu yaşanmakta ve en son gelinen noktada kamusal olanın ,uzlaşımsal olanın temel olduğu kabulüne dair bir kabul vardır. son yıllarda batıda kamusal alan kavramı ahlak metinlerinde oldukça sık kullanılmaktadır.

Değerleri şu şekilde temellendirebilirsin.

1-ya tanrısal bir alan yaratacaksın kendine

2- ya insanı aşan aşkın trensandantal bir alan bulacaksın

3-ya insanın türselliğinden hareket edeceksin,insanın kognisyonu ortaktır ,ortak olarak bunları üretiyoruz diyeceksin Kant gibi.

4-ya kamusal alanı kabul edeceksin.

5-ya da daha vahşi şekilde değerler dediğimiz şey güçlülerin zayıfları kontrol etmek için uydurdukları , ya da zayıfların güçlüleri sınırlandırmak/kontrol etmek için istedikleri bir alan kabulunu dayalı çatışmacı değer yaklaşımını

Bugün batıda kamusal alan metafiziğin yerini almakta ve bundan dolayı metafizik dersleri kaldırılmaktadır.

Biz irade ile varlığı birbirine karıştırıyoruz. Tabiat şey olarak subutiyeti vardır ama idrak olarak değişir. Değişmeseydi Cin bilimi,hind bilimi ,mezopotomya bilimi gibi bilimler ortaya çıkmazdı. Aristonun biliminde ki de Tusinin biliminde ki doğanın bilgisi sürekli değişmektedir. Bugünkü doğa biliminde ki benzeşme iletişimle ilgilidir.

Bilim doğanın kendisi değil idrakidir. Bundan dolayı bilimde değişmektedir. Aynı şekilde tarihte bizden bağımsızdır. Dolayısıyla onun mevcudiyeti ve sububiyeti bizden bağımsız ama idraki bize bağlıdır. Dolayısıyla hayata bakışta idrak değiştiği gibi ahlakta değişebilir.

Dolayısıyla mevcudiyetle müdrikiyet birbirine karıştırılmamalıdır. Tanrıyı biz yaratmadık ama Tanrı idarki bize bağlıdır.

Ayn Demek;Belli bir noktadan sonra insan iradesi ve ihtiyarından bağımsız varlığa sahip olmak demektir. Ayn insan iradesinden bağımsız (doğa) ve insan iradesine bağımlı (bir kere bağımlı vücuda geldikten sonra bağımsız,istanbulun fethi fethedenlere bağımlı ama vücuda geldikten sonra bizden bağımsızdır.) Bundan dolayı tarih objektif bir alandır.

Raziden sonra insan bilginin inşasında aktifdir. Çünkü kozmik bir garantör ya da trensandantal kognitif bir güç yok. İnsan nesneyle temasa geçer,kendi akli itibariyle o hakikati elde eder ve bilgi hakikat ile itibarın sentezi olur. İnsan aktifdir pasif değil.

Sunumun hoca tarafından textleştirilmiş haline Dinî Yargılar Tekvînî mi, İtibârî mi

 

İslam Siyasetinde Ana Etken Olarak Roma Eğilimi

Sadık Türkerin Kutatgubilig dergisinin 21. sayısında başlıkla aynı isimde ki makalesinin özetidir yada önemli gördüğüm yerlerin notlarıdır. İlgili makale islam tarihine bakışın kökten değişeceği bir perspektif sunmakta olup özellikle islam düşüncesinde sıçrama olarak görülen çevirilerin (yunan ) çok da masum olmadığını, bu çevirilerin yapılma sebebinin pers etkisinde olan devletin seçkinci ve bürokratik yapısını roma (bizans) ‘a kaydırma maksatı taşıdığını vede başarılı olduğunu söylemektedir. Bu mülahazadan yola çıkarak Gazalinin savunmalarının maksat ve amaçları noktasında bir daha düşünmenin yerinde ve gerekli olduğunu söylemek gerekmektedir. Çünkü Gazali hem islam dünyasında hemde batı dünyasında müslüman çoğrafyalar da felsefeyi baltalamakla itham edilmektedir. Yine Sadık Türker’in Gazaliye ithaf edilen Kutatgu Bilig dergisinin 20.sayısında kaleme aldığı makalede tam da bu noktadan yola çıkarak Gazalinin Felsefe’yi değil yunanlılaştırılmaya çalışılan düşünceye karşı çıktığını belirtmektedir. ilgili makalenin de geniş bir özetini buraya koymayı düşünüyorum.

19. yüzyıl ve sonrasında Oryantalistlerin Gazali hakkında ortaya attıkları tenziratlar ve karalamaların asıl maksadı Selçuklu ve Osmanlı düşün dünyasının önünü kapatmak insanların oralarla irtibatını bir şey yok diyerek üstünü örtmekti. Çünkü Gazali bu dönemlerin teorik çerçevesini oluşturmuştu. Bu tenziratlara hem arap dünyası hemde acem dünyası da katılmışlardı ki bunun da sebebi islam tarihinde Türk dönemlerinin sadece kılıçtan müteşekkil olduğu,düşünsel,bilimsel ve felsefi bir gelişimin ve katkılarının olmadığı anlayışının kabullenilmesini sağlamak olmuştur.

Tarihi boyunca İslam dünyasında kapsamlı,sistemli ve köklü iki kültürel başkalaşım olmuştur. Birincisi islamın Sasani ve Bizans topraklarına yayılmasıyla,diğeri Osmanlı imparatorluğu tarafından 18 yy. da başlar.

İslamın ilk ortaya çıktığı zamanlar ve çoğrafyalar hem Bizans hem de Sasani imparatorluklarının yayılma ve hinterlantlarında yer almaktadır. Nitekim son ikibin yıldır bu iki imparatorluk arasında kıyasıya mücadeleler devam etmektedir. Bu mücadeleler devletlerin içerisnde bulunduğu durumlara göre zaman zaman azalma zaman zaman da artma seyri göstermiş ama hiç bitme noktasına erişmemiştir.

6. yy da bu mücadeleler tekrar gün yüzüne çıkmış ve savaşlar dönemi tekrardan başlamıştır. Bu mücadeler de arap yarımadasında ki araplar da ilgiliydiler ve Hz. Muhammed zamanında ki siyasi havanın farkındaydı. Rum suresi 2-6. ayetler ileriki dönemler de islam siyasetinde anayasal şekilde bir roma sempatisi yaratmıştır. Aynı şekilde zülkarneyn’in iskendere yorumlanması da Helenciliği ortaya çıkartmış felsefenin meşrulaştırılmasında ciddi etkisi olmuştur.Nitekim klasik dönemde ortaya çıkan felsefi metinlerde hem aristo hemde platonun ilahi vasıflarının  ortaya konulması noktasında ciddi uğraş içerine girmişlerdir.

Roma ayetlerinde Bizanslılar ile Müslümanlar arasında ki ilişki ,özellikle Haçlı savaşlarından sonra eser yazan Müslüman müfessirlerde netameli bir konuyken,Şii alimler için itici şekilde sorunludur.

Roma ve Sasani mücadelesinin ardında yatan güçlerden birisi güçken asıl önemli faktör Avrupa ve Avrika içlerine giden ticaret yollarının kontrol edilmesi yoluyla devletin gelirlerinin artırılmasıdır. mücadelenin ilk yıllarında anadolu toprakları ticarette etkenken milattan sonra bu etkenlik anadolunun güneyine kaymış ve dolayısıyla savaşlar da bu bölgelerde yaşanır hale gelmiştir. İslam ortaya çıktığında Batıda Bizans ,doğuda ise Sasani imparatorlukları vardı ve yönünün ne tarafa olacağı kadar siyasi duruşu ve dünya görüşü olarak hangi tarafın yanında olacağıda ciddi sorundu.

İslamın yayılışı aynı zamanda siyasi kategorileri de etkilemiştir. ele geçirilen topraklarda pek çok millet,din ve dil yaşamaktaydı. İsmaın ilk on yılında müslüman ve müştürkler,ardından müslümanlar ehli kitap (hristiyan ve yahudiler) sınıflandırılmışlardır. Başlangıçta ehli kitap kategosi hristiyanlar ve yahudileri kapsarken zamanla Zerdüştleri,daha sonra da Budacıları da kapsamıştır.

İslam tarihi içerisinde izlenen siyaset Hristiyanlarla Zerdüştleri aynı kategoride değerlendirmemiştir. Fethedilen İran topraklarında Zerdüştlük tamamen yok edilirken, Hristiyanlık sadece mağlup edilmiş ve yok etme politikası güdülmemiştir.

İslamın ortaya çıkmasıyla birlikte Araplar arasında devlet bilinci oluşmuş bu bilinç beraberinde devleti oluşturmuştur.Ançak araplar bu devlet mevhumuna hazır değillerdi ki bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi islam öncesi kabile savaşlarının devlet yönetimine de yansıması,ikincisi ise devlet kademelerinde kullanılacak yeterlilikte ve donanımda eleman eksiklikleridir. Nitekim bir kabileye dayanan Emevi iktidarı döneminde hem diğer arap kabilelere hem de arap olmayanlara (acem) karşı kabile irkçılığı siyasetini izlemişlerdir; bu nedenle emevi hanedanının kurulduğu yerde Suriyeli hristiyanlardan siyasi ve idari destek aramışlardır. Emevilerin takip ettiği acem politikası acemlerin ikinci sınıf müslüman kavramını yarattı.Zorla mslüman yapılan Zerdüşler mevali (pers kökenli melezler) sınıfın eş-Şubiye adıyla yükselen bir siyasi sınıfın oluşmasına sebep oldu. Abbasi dönemine geçildiğinde yönetim horasanlı ve doğulu bir yönetim haline gelmişti . Pers  mevalisi devlet yönetimlerinde güç elde ettikce daha fazla güç ister hale geldi ve 9.yy’ın ilk çeyreğinde de imparatorluğun pers kanadı bağımsız bir yönetim haline geldi.

Sind bölgesi siyasi olarak Bağdat2tan ayrılınca,bilimsel ilişki de neredeyse tamamen koptu. Arap literatürü,yunan kanallarına kaydı. artık bağdatta ne hintli alimlerin ismi zikrediliyor,ne de sanskritçe eserlerin Arapça tercümeleri yapılıyordu. Nesturi fizikcilerin,Harranlı filozofların,Suriye de ki hristiyan alimlerin ve hilafet teki diğer unsurların çalışmalarıyla tanıtılan yunan mirasının öğrenilmesi ,Arapların aklı üzerinde muazzam bir etkide bulundu.

İslamda tercüme hareketinin neden Pers bağımsızlığına denk geldiği hiç sorgulanmamıştır.Tercüme saf bir öğrenme isteğimidir yoksa devletin idari ve bürokratik yapılandırmasını pers zemininden Bizans zeminine kaydıran yeni bir düzenleme isteğimiydi.

Müslüman ümmet içerisinde bilimi icra edenlerin çoğunluğu Arap olmayanlar oluşturmuştur. gerek dini bilimlerde gerekse akli bilimlerde araplar küçük bir sayı oluştururlar.

İslam siyaseti ilk yıllarında iki sebepden dolayı doğu izleri baskındır.Birincisi bünyesinde Persler,Türkler ve Hintlilerin bulunması diğeri ise devrik sasani kralının üç kızı ,üç halifenin oğluyla evli olmasıdır. Ebubekir,Ömer,Ali. Alinin oğlu hüseyin’in Şehrbanu’dan doğan oğlu Zeynelabidin,Şii imamların atasıdır.

Hem Arap Helenleşmesi hem de Osmanlı Batılılaşması,dönmeler ve zimmiler tarafından örgütlenmiş,yönlendirilmiş ve yönetilmiştir. Osamnalı da ki devşirme sisteminin sonucu olarak 16. yy 2ın ortasında bütün devlet sistemi ,köle yöneticiler tarafından denetlenir hale gelmiştir.

Yunancadan arapcaya tercümelerin başlangıcında ,metafiziğin islam düşüncesinin dokusuna uyuşmazlığı üzerinde odaklanmış bir direnç vardı. Aynı zamanda Helnci seçkin sınıfla geleneksel alimler (ulema) arasında ki akli yüzleşme aslında toplumsal çatışmanın yansımasıydı.

Geleneksel direncin karşı çıktığı,felsefe çalışması değil ,İslamın helenleştirilmesidir.

Tabula Rasa olarak Zihin

kutatgubilig felsefe bilim dergisinin 21. sayısında ki ilyas altunerin ” Locke’un Doğuştan ilkeler eleştirisi ve tabula rasa olarak zihin” adlı makalesinin özetidir. Makalenin özetini buraya alma sebebim kısaca şöyledir. Locke modern dönem felsefesinin özellikle hume,kant çizgisinin oluşturduğu varlık merkezli değilde bilgi merkezli felsefenin ilk nüvelerini atması bakımından ve varlığı dışlayıp bilgiyi önceleyen anlayışın temsilcisidir. Aynı zamanda tabula rasa teorisiyle doğal ahlak ve doğal hukuk kavramlarının olmadığı buradan yola çıkılarak bilgi temelli inanç,ahlak ve hukuk (siyasal teorinin önemli bir temsilcisi konumundadır locke) sistemi inşa etmesi bağlamında önemlidir.

Descartesin felsefi uğraşının temellerinde insan bilgisinin ilkelerini bulmak yani zihnin sağlam ve doğru yargılara ulaşmasını sağlayacak bir yöntem belirlemek olmuştu. Aynı amacın Locke için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. O inanç,kanı,kabül kavramlarının zeminiyle birlikte insan bilgisinin köken,kesinlik ve kapsamını araştırmıştır.

Geleneksel felsefenin öne sürdüğü doğuştan ilkeler öğretisi ve buna bağlı olarak bir Tanrı idesinin ve ilgili diğer kavramların insan zihnine kazınmış olması,onu zihin araştırmaları yapmaya ve bu konular üzerinde ciddi şekilde düşünmeye sürüklemiştir.

Bir filozofun en başta yapması gereken iş,doğal olarak varlığın ve bilginin kaynağını sorgulamaktır.

soyut kavramlar tümeldir ve bu yüzden yalnızca filozoflara özgü bir zihin anlayışı içinde çözülebilir.

Locke ,sürekli ide sözcüğünü kullanmasının nedenini,insanın düşünmesi sırasında anlama yetisi dediğimiz zihnin nesnesi olarak ortaya çıkabilecek her şeyi karşılamasıdır. Duruma bağlı olarak düşlem,kavram,tür veya düşünme edimi sırasında zihnin kullanıldığı her şey ide olarak adlandırılır.

“Bir şey neyse odur ” ve “aynı şeyin hem olması hemde olmaması imkansızdır” gibi önermeler doğuştan ilkelerin olduğunu göstermek için kullanılıyor.bu türden önermeler ,insanlar arasında yaygın olarak bilinmelerine karşın,genel geçerlilikten uzaktır. Bu önermeler filozoflar tarafından sonradan birer aksiyom veya maksim sayılarak bilginin ya da zihnin ilkeleri haline getirilmiştir. İnsan zihninin hiçbir zaman bilincine varamadığı hiç bir önermenin zihinde bulunduğu söylenemez. Doğuştan önermeler yoksa aynı şekilde doğuştan ahlaki idelerinde olmadığını söyler.Ahlak kuralları bir kanıt gerektirdikleri nedeniyle doğuştan olamazlar.  Bir kimsenin haklı olarak nedenini soramayacağı bir ahlak kuralınının önerilemeyecek olması ,locke’u bu düşünceye götüren nedenlerin başında gelir. Erdemin kabulü,genellikle doğuştan oluşundan dolayı değil ,yararlı oluşundan ileri gelir.

Descartesin zihnin doğuştan ilke ve kavramlara sahip olduğu ve bütün gerçekliğin ve kesinliğin bunların açık ve seçik algısıyla elde edilebileceği yargısını savunmasına karşılık,Locke ,doğuştan idelerin ya da ilkelerin olmadığı ve bütün bilgi akışının böyle kesinlikten yoksun olduğunu belirtir. İdelerin bulunmadığı yerde ne bilgi ne de kabul ,hatta ne de onlarla ilgili zihinsel ve sözel önermeler bulunur.

Locke doğuştan idelerin olmadığını söyleyerek asıl “Tanrı idesi doğuştan değildir”  önermesni dile getirmiştir. Tanrı idesi yoksa beraberinde ahlak ve hukuk ideleride doğuştan gelmez. Aynı şekilde tanrı idesi doğuştan değilse tanrısallıkta yoktur.

Geleneksel ontolojide ideler Tanrı tarafından zihinlere verilmiştir ve kendinde şey özelliğine sahiptir. zinhin nesneleri ise maddi olmayan tözlerden oluşur,aynı zamanda ontik anlamda varoluşu gösterir. dahası ,özellikle kategoriler bağlamında ,mantığın ilkeleri metafiziğin ilkeleriyle özdeş olarak görülmekteydi .Oysa Locke’a göre ideler fiziksel ve psikolojik süreçlerin bir sonucu olarak kendinde şeyi imlemezler,onlar yalnızca anlama yetisi olarak varolan bilinçli zihinsel içeriklerdir.

Zihinde doğuştan hiçbir ilkenin bulunmadığını söyleyerek,bütün idelerimizin duyum ve düşünüm dediği deneyimden kaynaklandığını ileri sürmüştür. zihnin doğuştan hiçbir ilke ya da kavram getirmemiş olması,dış dünyaya mahkum bir bilgi anlayışının ortaya çıkışını temsil eder.

Locke’un bu düşüncelere geleneksel metafizik,teolojik ve etik argümanları tıpkı Descartes’in Skolastik argümanlar konusunda yaptığına benzer şekilde bir yana bırakarak kendi radikal argümanlarını ortaya koyma ve inanca bilgi dahilinde ulaşma çabasıdır.

Onun doğuştanlıktan ayrı olarak apaçık doğrular diye öne çıkardığı şeyler ,kant tarafından a priori doğrular olarak adlandırılacaktır.

Eğer düşünceler zihinde doğulştan değilse bu düşünceler nereden elde edilir soruna Locke deneyim olarak yanıt verir.

Locke’a göre ,anlama yetimizi bütün düşünce malzemeleriyle donatan şey ya dışsal görgül nesnelerle ya da zihinlerimizin algılayıp düşündüğümüz içsel işlemlerine yönelik gözlemlerimizdir. Her bilginin son tahlilde deneyime dayanmak zorunda oluşu,insanın ilk ideleri deneyimlerinin dış varlıklarla ilgili olarak kendine ulaştırdığı izlenimleri kavramaya başladığı zaman kazandığı anlamına gelir.

Zihnin beyaz bir sayfa olarak dile getirilişi ,felsefenin Aristoteles’ten bu yana ilk ilkelerin bilimi ya da ilk ilkeleri veren Tanrısal bir bilim olarak varlığını sürdürmesine nokta koymuştur. Locke2un bakış acısına göre bu konular artık felsefenin araştırma konusu olmaktan çıkmıştır. Aristoteles felsefesi ve Skolastik düşüncenin Descartes ve Bacon tarafından dışlanması ve Kartezyen dünya tasarımının sonucu olarak yepyeni bir varlık kuramının temellerinin atılmaya çalışılmasına karşılık,Locke’ da yepyeni bir bilgi kuramının temellerini atmaya çabalamıştır. Locke’un felsefe yapma girişimi kendinden sonra Berkeley ve Hume tarafından benimsenmiş ve görgücülük felsefede etkin bir akım olarak Kant’a ilham kaynağı olmuştur.