Etiket arşivi: İbni Sina

İbni Sina’da Tanrının Varlığının konu mu, sorun mu olduğu problemi

Bu netin “Hüseyin Sarıoğlu”nun İbni Sina makalesinden özetlenmiştir.

İbni Sina ya gelene kadar meşai felsefenin metafizik konular (mevzu) ile sorunlar (matlab) arasında ayırım bulunmuyordu. Ancak İbni Sina bunlar arasında temel bir ayırdıma gitmiştir. Bütün varlıkların nihai sebebi olan Tanrı ,metafiziğin incelediği bir “konu” değil “sorun” dur. Çünkü bir şeyin herhangi bir disiplinin konusu olması yani mahiyet ve nitelikleerinin araştırılabilmesi için ,önceden bir veri yahut ön-doğru (müsellem,aksiyom) olarak bulunması gerekir. Oysa metafizik dışında Tanrının varlığını bir veri ve bir ön-doğru olarak ortaya koyacak bir disiplin söz konusu değildir. Şu halde Tanrının varlığını kanıtlamak metafiziğe düştüğünden ,Tanrının varlığı metafiziğin konusu değil sorunudur.

İbni Sinaya göre zihinde tasavvur edilen şeylerin “neliği/mahiyeti” ile “varlığı” farklı şeyledir. Yani bizler zihnimizde “adalet” kavramını tasavvur ederken bu kavramın bir mahiyeti olmasına rağmen bu mahiyetin illa da varlığı (dış dünyada) olması gerekmiyordur.

Bir şeyin yakın cinsi ile yakın faslından elde edilen gerçek tanım , o şeyin özsel(zati) varlığının yetkinliği (kemal) demek olan “mahiyet”ini gösterir ve onun kuvve halindeki ve fiil halinde ki bütün özsel niteliklerini içerir. Tanım mahiyeti gösterir ve bundan dolayı tikel şeylerin tanımı olamayacağına göre mahiyetleri de olamayacaktır.

Tanım ve Burhan

Aşağıda ki metin “https:\\goo.gl/uU801b” adresinden Hasan Akkanat hocanın sunumundan ç/alıntı yapılmıştır.

İbni Sînâ, Aristotelesçi mantığı takip ederek, iki tür kesin bilgi olduğunu ileri
sürer: Tanım ve Burhan. Her iki bilgi türü de, sebepleri bilmeye dayanır.

Dış dünyadaki tekil cevherleri kuran sûrî ve maddî sebeplerin bilgisi, tanım ile; fâil sebebin bilgisi burhân-ı innî ile ve gâî sebebin bilgisi de burhân-ı limmî ile bilinir.
Tanıma dönersek; dış dünyadan aynı türe ait pek çok tekil ferdin duyumuyla bizde onların değişebilen ya da hiç değişmeyen tümel kavramları oluşur. Bu tekil fertler grubundan sürekli idrak ettiğimiz ve hepsinde hiç değişmeyen ortak anlamlar, onun kurucu öğeleri olur. Bunlar o tekil bileşiğin zatını kuran madde ve suret sebepleridir. Sûrî sebep, zihinde, tümel bir anlam olan ayrıma (fasl); maddî sebep de diğer bir tümel anlam olan cinse dönüşür. İkisinden bileşik olan bütün anlam da mahiyeti oluşturur. Tanım, mahiyeti, bu iki tümel yüklemle açıklayan bir bilgi cümlesini oluşturur. Eğer bu cümle, dış dünyadaki tekil nesnenin fâil ya da gâî sebeplerinin bilgisini içerirse, ki bunlar hassa ve genel arazlardır, bu bilgi cümlesi de betim (resm) adını alır. Betim, dış dünyadaki zatın kategorik bilgilerini içerirken; tanım, o zatın cevherinin, kurucu illetlerinin, bilgisidir. Burhan ise ‘varlık’ı araştıran ve nedenselliğin rasyonel formunu içeren kıyastır. Dış dünyadaki ilişkiler zorunlu bir nedensellikle gerçekleşir. Sebepler, zorunlu olarak, sonuçları doğurur. O halde bu ‘zorunlu ilişki’ sayesinde, varolan sebeplerden onların (henüz bilmediğimiz) sonuçlarının bilgisine; yahut varolan sonuçtan onun (henüz bilmediğimiz) sebep ya da sebeplerine ilerleyebiliriz. Eğer sebepler mevcutsa, bu sebeplerin ortaya çıkaracağı zorunlu etkileri, henüz ortaya çıkmamış olsalar bile, akıl yürütmeyle bilebiliriz. Sokrates’in ölümlü olacağını biliyoruz; çünkü insandır. İnsan olmak, ölümlü olmayı gerektirir. Demek ki buradaki mevcut ‘insan olma’ sebebinden, onun ortaya çıkaracağı sonucu, (ama henüz gerçekleşmemiş olan) ‘ölme’yi, zorunlu olarak biliyoruz. Burada ölüm, gayedir, mevcut bir fiilî olgudur, varlıktır. Bunun yanı sıra bir de sonuçtan, o sonucu zorunlu olarak meydana getiren sebebe doğru ilerleriz. Sözgelimi önümüzde boylu boyunca cansız yatan Sokrates’in (nasıl değil) niçin öldüğünü araştırdığımızda, bu durumun onun ‘insan olması’ndan kaynaklandığını biliriz. Şu halde açığa çıkmış oluyor ki, filozofların iki kesin bilgi tekniği, tasavvur konusuna
giren tanım ve tasdik konusuna giren burhândır.

Bir Örnek:

Tarifler için benzerlik: Aristoteles, On the Parts of Animals’ta anlattığı üzere,karşılaştığı tek tek hayvanları birbirine benzerliklerine göre gruplandırır: Sözgelimi, o, kuyruklu, dört ayaklı, uysal, ‘miyav’ sesini çıkaran varlıkları gözlemler ve
onların bir grupta yer almaları gerektiğini düşünür. Böylece birbirine benzeyen tek tek hayvanlardan hayvan türlerine, birbirine benzeyen hayvan türlerinden cinslere ve nihayet birbirine benzeyen (canlı-cansız) cinslerden en yüksek cinslere
ulaşır. Sonra bir cinsin altındaki toplanan türleri bölecek ayrımları belirler. Bunlar da bütünüyle gözlemseldir, yalnızca dış görünüş ve yapılarına göre belirlenmektedir. Bu benzer ayrımların bir kısmının, o hayvan türünde sürekli ve daima bulunduğunu gözlemler; bir kısmının da bulunmadığını gözlemler. Sürekli ve daima gözlemledikleri, o türün tanımını; sürekli ve daima gözlemlemedikleri de o türün betimini oluşturduğunu düşünür.

İbni Sina Felsefesi

İbni Sina’ya göre felsefe,belirli bir tarz bilgiyi elde etme ve bu bilgiye göre eylemedir. Felsefe ,insanın,nefsinin sahip bulunduğu teorik (nazari) yetiyi,eşyanın gerçekliğine (hakikatül-eşya) ilişkin doğruyu (hak) bilerek ve pratik (ameli) yetiyi de bu doğruya uygun iyiyi(hayr) eyleyerek olgunlaştırması (tekmil) ,böylece sürekli bir mutluluğa (sa’adet) erişmesidir.

Bu tanımda kadim felsefi bilginin teoloji ve kozmoloji yanında bunlarla ilişki içeriisnde olan nefis teorisiyle de bağlantılıdır ve ilkece insan nefsinin,kozmik seyahati sırasında,sahip olduğu potansiyelini/kuvve,doğru ve iyi yönünde aktüalize/fiil etmesi,dolayısıyla entellektüelizesini/kemal ulaşarak kendini gerçekleştirmesidir.

İbni Sina hayatı boyunca doğru bilgiyi üretecek beşeri mekanizmayı tasvir etmeye çalıştı ve bu mekanizma;Bilginin kognitif tahlili neticesinde nefsin bilgi üreten güçleri belirli bir sıralamaya tabi tutulur,bu sıralamaya göre,beşeri akıl,doğa ile temas kurmak için hem dış-duyuları hem de iç-duyuları devreye sokar. Kuvve-i mutesarrifenin (işlemci güç) dışarıdan gelen tekil suretleri depolayan hayal ile yine dışarıdan gelen tekil anlamları depolayan hafıza üzerinde ki vasl(terkip) ve fasl (tahlil) işlemlerini,vahimenin kontrol etmesi sonucu ortaya çıkan mütehayyile ,aklın kontrol etmesi sonucu ortaya çıkan müfekkirenin inşa ettiği hakikat karşısında ,çarpıtışmıl bir dış-gerçekliği üretir. Bu nedenle aklın,cismi mahsus olan mevcuda ilişkin burhani bilgi (ilm) üretebilmesi için ,sürecin iç ve dış duyulardan ,yani aşağıdan gelen yönüne karşın bir de yukarıdan yani mahiyet ve illetleri saf haliyle ihtiva eden akli faalden gelen bir yönünün bulunması gerekir. Faal akıl ,böylece ,mütahayyilenin neden olduğu bozulmayı giderir;faal aklın feyzi sayesinde akıl,makülü,mevhumdan ayırarak sahih bir tasavvur üretilmesini sağlar. Bu nedenle faal aklın kontrol ettiği bu süreçte ,eşyanın hakikatini bilmek hem mümkündür hem de böyle bir bilgide metehayyilenin etkisi yoktur.