Etiket arşivi: klasik felsefe

el-Hikmetül Nazariyye

07.12.2017 Kagem konferans salonunda İhsan Fazlıoğlu tarafından verilen dersin notlarıdır.

Felsefe Tarihinin Arka Planı

İslam medeniyeti yayıldığı çoğrafya da ki bilgi birikimini tevarüs – temellük- temessül – tercüme – telif etmiştir. İslam bu dünyaya açılırken belirli bir hayat görüşüne sahipti “bu hayat görüşü Basra ve Kufe’de algoritmik ve istidlali düşünceyi de organize ederek rafine bir hale sokulmuştur”. Bu hayat görüşü çerçevesinde Müslümanlar zamanlarına kadar ortaya konulan akdeniz ve sasani çoğrafyasın da ki evren tasavvurlarıyla entegre olup alem tasavvurları üretmişlerdir. Dolayısıyla felsefe, kelam denildiğinde aslında alem tasavvurlarından bahsedilmektedir.

Felsefe külli bilim demektir. Bugün felsefe denildiğinde çok teknik bir disiplin kastedilmektedir. Klasik dönemde felsefe insanın ürettiği tüm bilgi sistemlerinin ortak adıydı. İbni Sina’ya veya Razi’ye matematikçi, matematik felsefecisi ayrımını anlatamazsınız. Matematik bilimleri sosyal bilimler ayrımı yoktur onların dünyasında. Çünkü onlar için varlık tek başına bir entite olduğu için bilgide tek başına bir entitedir. Onlarda Varlık/vücut ile ilim özdeştir. Dolayısıyla varlık hakkında üretilen tüm bilimler en nihayetinde tek bir ilmi verirler. Fakat bu yapıyı kuran çok farklı yaklaşımlar vardır. İslam felsefesi denildiğinde hep meşşailliği anlayoruz ve Meşşailiği ise Kindi ile başlatıp Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd’le bitiriyoruz. İslam diğer kültürlerle iletişime geçip yukarıdaki süreçler sonrasında üretime başladığında en az dört tane felsefe türü ortaya çıkarmıştır. Bunlar:

  1. Mantıki Felsefe: Meşşailik dediğimiz hadisedir ve mantığı yöntem olarak alır.
  2. Talimi/ Riyazi Felsefe: Matematiği esas alır ve ikiye ayrılır; adedi, hendesi. Bugün bizim için matematik evreni açıklayan bir dildir. Bunlar için matematik ise evreni anlayan ve kuran bir dildi. Adedi (arismoscu) atomik sayılardan hareket ederek evreni yorumlamaya çalışan pitagoryen (bizde ihvanı safa) yaklaşımlar yanında birde hendesi yani evrenin kurucu unsurunu miktar (magnitüs,megatos)la geometrik birim üzerinden kuran yaklaşımlar vardı. İslam dünyasında bunlara ek olarak Harizmiyle birlikte cebri nitelik ortaya çıktı. Bu yaklaşımda matematik bilimler cebirsel nicelik üzerinden kurulması esastır. Bu anlayış bir felsefe ortaya çıkarmadı ancak Müslümanların zihin yapılarına çok ciddi etkide bulundu. Cebirsel düşünce islam medeniyetinin ana ekseni haline gelmiştir. Cebirsel düşünce analitik düşüncedir. Bizdeki zihinsel yapı ne adedi nede hendesidir, cebirseldir. Bunun en güzel örneği usulü fıkıhdır. Adedi ve hendesi düşünce ise sentetiktir. Cebri düşünce adedi olanla hendesi olan arasında birbirine tercümesi olan yeni bir nicelik türüdür. Daha önce adedi ve hendesi iki ayrı dildi ve birbirine tercümesi yoktu. Cebir ise bunlar arasında ki ilişkiyi inşa etti.
  3. Simyevi-Kimyevi Felsefe: Cabir bin Hayyan bugünkü manada bir kimyacı değil, filozoftur. Cabir simya teknikleriyle felsefe yapmaktadır. Tanrıyı evreni ve diğer her şeyi simya üzerinden idrak etmektedir. Klasik geleneklerde simya üç anlama gelir;1-din,2-felsefe,3-tasvvufi bir tekniktir. Tasavvufi teknik ise ucuz ruhları pahalı ruhlara dönüştürmektir. Simyevi ve kimyevi felsefe daha sonra Hurufilikte ki yapıya dönüşecektir.
  4. Mekaniki Felsefe: Arşimet tarafından kurulan matematiksel fizikte denilebilir. İslam dünyasında İbni Heysem’le birlikte hakiki anlamda bir dile dönüşmüştür. Evreni mekanizma gibi görüp çalıma kurallılığını matematik diliyle açıklıyorlar.

 

Daha sonra islam dünyasında bu felsefi anlayışlara yenileri eklenecektir. Razi’den sonra kelami felsefe, işraki felsefe, irfani felsefe ve 17.yy da Molla Sadra’yla birlikte müteal felsefe eklenecektir.

 

Biz bugün mantıki felsefeyle ilgileneceğiz. MS 5.yy da talimi/matematiksel felsefe, MS  6. Yy’da da mantıki felsefe uykuya çekilmiştir. Şunu unutmayalım ki İslam medeniyeti büyük ölçekte canlı kültürlerle karşılaşmamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi Justinyenin bu okulları kapatmasıdır.Devamına buradan erişebilirsiniz. 4.ders el Hikmet el Nazariyye

Reklamlar

Klasik Tıp

tıpBilim tarihi yeni okuma alanım. Neden ? Çünkü ;klasik dönemlerde felsefe-bilim iç içe. Yani eski dönemlerde filozoflar aynı zamanda bilim adamları. İbni Rüşt,Aristo,İbni Sina gibi klasik dönemin baş aktörlerinin bilim adamlığı kimliğini ve bu kimliğin beslediği bilim adamlığının o dönemde neler söylediğini ,bu söylediklerini nasıl elde ettiğini ve nasıl dillendirdiğini bilmezseniz felsefe okumalarında nasıl kadük kaldığını yakalayamazsınız. Evet bu yüzden bilim tarihi önemli bir okuma sahası olarak önümde durakta.

İnsanlığın yer yüzünde ki macerasının en önemli ayaklarından birisi de kuşkusuz ki tıp sahasıdır. İnsanlığın ilk anlarından bugünlere kadar,tüm kültür ve toplumlarda var olan sahalardan biridir tıp. İnsanın yer yüzündeki organik canlılardan bir tür olması ,kendi organizmasında da aksaklıklar ve hastalıkların meydana gelmesi,bu aksaklık ve hastalıkların bazı çoğrafyalar da
kendine has özellikler taşıması bir sorundur.

İnsanlar ilk günden itibaren hastalıkların mahiyeti ve neden meydana geldiğini,bunun giderilmesinin yani tedavi sürecinin nasıl olacağı hususunda hep bir gayretin içerisinde olmuştur. Kuşkusuz ki yeryüzünde dağılmış olan insan ataları hastalıklarla mücadele noktasında kendilerine has yöntemler bulmuşlardır.Ancak yazılı tarih ve insanlığın uygarlık tarihi mezopotamya-mısır bölgesiyle başladığı için tıbbın da gelişmesini buradan takip etmek zorunda kalıyoruz.

Babil’de hastalıklar Tanrının/Tanrıların gözünden düşmüşlerin veya kötü ruhların tasallutuna uğrayanların dücar olduğu bir durumdu.Bu anlayış tedavi sürecinde de rahiplerin,büyücülerin ön plana çıkmasını sağlıyordu doğal olarak. Yani eski dünyada inançlar ve tıp iç içeydi.

Tarihte ilk defa Hipokrat (MÖ 460-370) hastalıklarda siprütüel unsurların yer almadığını ,bedensel sorunlardan kaynaklandığını öne sürerek hastalıklarla gök yüzünün ilişkisini kopartmıştır. Aynı şekilde Hipokrata kadar olan dönemde tıp ailevi bir meslek olarak görülür ve aile dışında bu bilgiler kimselere aktarılmazdı. Hipokrat bu uygulamanında dışına çıkıp öğrenci yetiştirmeye başlamıştır. Tıp tarihinde ve inanç tarihinde önemli bir yeri olan sara hastalığının bedensel bir rahatsızlık olduğunu ve kutsiyetinin olmadığını belirten Hipokrat önemli bir dönüşümünde başlamasına sebep olmuştur. Bilindiği gibi eski dünya da SARA hastaları büyülenmiş,Tanrısal alemle irtibata geçmiş insanların rahatsızlığı olarak kabul edilirdi.

Bergama’lı Galen (MS 128-201) Hipokrattan beri tıbbın dili olan Yunanca da eserler verdi. İnsan bedenin de dört temel unsur bulunduğunu,her bireyde bu unsurlardan birinin egemen olduğunu ileri sürerek dört klasik mizaç kuramını üretti. Kan,neşeli ve iyimser mizacı ,balgam soğukkanlı mizacı,sarı safra sinirli,kara safra ise melankolik mizacı doğurmaktaydı. Kan havaya,balgam suya,sarı safra ateşe,kara safra ise toprağa karşılık geliyordu.

Galen de beyin rasyonel yetilerin odağıdır ve psişik pneuma vasıtasıyla sinir sistemini kontrol eder. Kalp duyguların ve tutkuların merkezidir,yaşam kaynağı olan kanı ve pheumayı vücudun her yerine iletir. İstek ve iştahlar ise karaciğer merkezlidir.

Galenci ortodoks tıp ,hastalıkları felsefe ışığında değerlendiriyor,hastalıkların ,bazı varsayımsal sistemlerin işlevlerini yerine getirmemelerinden kaynaklandığını ve bu işlev bozukluklarının diyet ve ilaçlarla düzeltilebileceğini savunuyordu. Bu yüzden organlara ilişkin anatomik incelemeler birbirleriyle ilgisiz kalıyor ve cerrahi uygulamalar filozof-hekimlik kadar itibar görmüyordu. Vesalius (1545 civarlarında yaşamıştır) tıp ile anatomi arasında ki geleneksel ayrımı reddetti ve bununla ilgili çalışmalar yaptı. İdam edilmiş mahkumların bedenleri üzerinde çalışmalar yaparak Galen tıbbından gelen bilgilerin (anatomik) çoğunun yanlış olduğunu gördü ve gösterdi.

Müslümanlar Mısırı fethettiklerinde ilk çevirdikleri eserler tıpla ilgili olanlardı. Yani Memun döneminin çok öncesinde çeviri faaliyetleri başlamış ve bu toplumsal gerekliliklerin karşılanması bağlamında ön planda olan alanlarda ön sıralardaydı. Bu sıralama da en sonlarda teorik düşünce yani metafizik alanlarının gelmesi bu bakış açısına göre gayet normaldi.

1536 yılında yayınlanan “Cerrahi üzerine büyük inceleme” adlı yapıtın yazarı Paracelsus klasik tıbbın artık son bulduğunun ilanını yapıyordu. Onu fikri isyanının odağı ,tüm hastalıkların vücuttaki dört elementin ,sıcaklık,soğukluk,yaşlık ve kuruluğun dengesizliğinden ortaya çıktığını savunan klasik mizaçlar tasavvurunun reddidir. Hastalıkların nedeninin dış kaynaklı bazı doğrudan sebeplerden meydana geldiğini söylemiştir.