Etiket arşivi: Şebüsteri

Tarihsel Eleştiri ve Hristiyan Teolojisi

Buradaki alıntılar Şebüsteri'nin "Hermenötik,Kuran ve Sünnet" adlı eserinden yapılmıştır.
Tarihsel eleştiri yöntemi beş aşamadan oluşur;
1-metnin eleştirisi
2-tarihi metnin edebi eleştirisi
3-tarihi metinde bulunan konuların eleştirisi
4-tarihi metnin şekli eleştirisi
5-tarihi metnin müellifinin eleştirisi

bir kitap üzerinden tarihsel eleştiri yöntemini öreenklersek
bu kitap nasıl tarihsel bir vesikadırı anlayarak metnin sıhhat derecesi ortaya konulur.Bunun için metnin hangi yüzyıla ait olduğunu tespit etmeye yönelik çalışmalar yapılır.
kitaba yönelik ikinci eleştiri müellifin kitabın konularını nereden bulduğudur. Konular yazara mı ait yoksa başka bir kaynaktan mı aktarılmış gibi sorular gündeme alınır.
kitaba yönelik üçüncü eleştiri kitapta alınan konu ve meselelerin doğruluk derecesini anlamaktır. bu doğruluğu felsefe,ilmi ve tarihi verilerle kıyaslayarak bahsedilen konu veya konuların bahsi geçen zamanlarda oluşmuş olup olmadığı sorgulanır.
dördüncü eleştiri ise tarz ve üslup eleştirisidir.
beşinci eleştiri ise kitabın yazarının nasıl bir insan olduğunu anlamaya çalışmaktır. Yazarın kim olduğu ,nerede okuduğu,genel kültür ve bilgi seviyesinin ne olduğu ve metinde bulunan malumatın ne kadarı ona nispet edilebileceği gibi sorular sorulur.

Tarihsel eleştiri metoduyla tarih anlaşılmaya çalışılır. Bu tarihi anlama çalışması da özünde şu üç temele dayanır.
a-Sadece benzeri görülen olayların meydana gelebileceği.Dış alemde nelerin gerçekleşip nelerin gerçekleşmeyeceği klasik aristocu felsefe de akılla tespit edilebilirken ,modern dönemde aklen mümkün olan her şeyin dış dünyada meydana gelmesinin olası olmadığı fark edildi.dolayısıyla dış alemin gözlem yoluyla incelenerek çalışma mekanizmasının tespit edilmesi gündeme geldi. Bu tespitte evren de benzer olayların gerçekleşebileceği sonucuna gider.Benzer olaylar benzer olaylarla da kıyaslanabilirdir.
b- Tarihsel eleştirinin dayandığı temellerden biriside evrende ki olaylar arasında sarsılmaz ve kopmaz bir bağ ve ilişkinin bulunduğudur. bütün olaylar birbirine bağlıdır. Bir olayın meydana gelmesi diğer olaylar zincirinin varlığına bağlıdırve bunlar olmadığında mezkur tikel olayın meydana gelmesi mümkün değildir.
c-Üçünkü dayanak ise evrenin kapalı ve kendi kendine yeten bir sistem olduğudur. Bu dayanağa göre evrende ne olup bittiğini açıklamak için alemin dışında amil bir etkenden yararlanılmaz demektedir.

Bu dayanakları yukarıda ki kitap örneğinden örneklemeye devam edersek eğer,kitap kendini nispet ettiği belli bir yüzyıl olsun. kitapda kullanılan kağıdın o yüzyılda kullanılmadığını biliyorsak eğer kitap kendini o yüzyıla nispet etse bile o kitabın o yüzyılda yazılmadığını söyleriz. Burada bir olayın başka bir olayı açıklamakta kullanıldığını görürüz.

Tarih biliminin de ortaya çıkabilmesi bu üç temel dayanak sayesinde oluşmuştur.Çünkü daha önce vakanüvisçilik vardı ve orada tarihsel olaylar sadece tek tek yazılmaktaydı. Tarih ilminde ise tek tek olaylar arasında ki ilişki var mı yokmu,bu ilişkinin nasıl olduğu gibi sorular merkezdedir.

Tarihsel eleştiriden önce hristiyanlarda “doğaüstü yaklaşım” denilen bir bakış vardı ve bu bakışın temel kabulleri kabaca şunlardı

– Birinci kabule göre ahdi cedid ve ahdi atikte yer alan bütün kelime ve cümleler bizzat “Ruhul Kudüs” tarafından yazanlara dikta edilmiştir. Dolayısıyla kitap sorgulanamaz,ne üslüp olarak ne de tarz olarak eleştiri konusu yapılamazdır.
-İkinci kabule göre kitap sadece imanı ve değersel bilgilerin değil felsefi ve bilimsel bilgi de dahil bütün bilgi eşitlerinin meşruluk kaynağıdır.
-Üçüncü kabule göre kutsal kitaplarda bahsedilen mucizelerin tarihte gerçekleşmiş olduğunun kabul edilmesi zorunluluğudur.
Tarihsel eleştiri metodunun dayandığı temel esasları kabul etmek hristiyanlığın üç önemli meselesini derinden yaralamaktaydı.
Bunlar;
1-Kutsal kitabın lafzının ve içeriğinin vahiy olması
2-Mucizelerin geleneksel anlamı
3-Tanrı’nın insanlığın kurtuluşu için tarih sahnesinde belirmesi.
Modern hristiyan teolojisi tarihsel eleştiri ile yukarıda ki kabullerin çatışmayacağı bir şekilde tefsir edilme çabasıdır.

Reklamlar

Mutezile’nin Dil Anlayışı

Buradaki alıntılar Şebüsteri'nin "Hermenötik,Kuran ve Sünnet" adlı eserinden yapılmıştır.

Hicri birinci yüzyılda kelam ve sözün Tanrıya nispet edilmesiyle Tanrı’nın mütekellim ve konuşan olarak tavsif edilmesinin nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili oldukça karmaşık ve zor bir düşünsel sorun ortaya çıktı. Bu ilk dönemlerin en karmaşık ve zor kelami tartışmasıydı.

Filozoflar bu tartışmada “söz ve kelamı” hangi anlamıyla olursa olsun Tanrıya nispet etmedikleri için yer almadılar.

Eşariler ise söz ve kelamın “nefsi kelam” olduğunu söylediler. Onlara göre lafzi kelamı bu nefsi kelamın tezahür ve tercümanı olarak adlettiler. Mütekellim sıfatı onlara göre Tanrının fiili değilde zati sıfatlarından birisidir. Bu kabulün temelinde vahyin beşeri olanla sınırlı anlayışının sonuçlarından kaçmaktır.

Mutezile ise bütün olaylara aklen caiz olup olmama acısından baktığı için sözü tanrıya aklen addedebilmek için çıkış yolu arıyorlardı ve bunu şu şekilde sağladırlar;
Mütekellim ve konuşanın kelamın kendisiyle kaim olduğu kişi değil de “kelamın faili” olduğunu söyledirler. Yani Tanrı sözü yine Tanrı tarafından yaratılmış sesler demektir. İşte Tanrı bu seslerin yaratıcısı olması hasebiyle mütekellim ve konuşandır. Bu anlayıştan yola çıkan mutezile ilahi kelamın nasıl anlaşılacağı sorununa yönelmiş ve bunun için dil teorisi geliştirmiştir. Bu teoriye göre insan,konuşanın sıfatlarını ve kastını bilmedikçe konuşandan sadır olan sözün lafzi delaleti hiçbir şekilde açığa çıkamaz. Yani konuşanın nasıl bir varlık olduğu bilinmedikçe ondan sadır olan sözden herhangi bir delaletin hasıl olabilmesi mümkün değildir.

Mutezileye göre bir sözün bir medlule delalet edebilmesi için en az iki şarta sahip olması gerekir.
1-vazetmede mutabakat ve uzlaşmanın sağlanması
2-konuşanın sıfatlarıyla kastının ne olduğunu bilmesi.

Birinci şartın anlamı ; kelime ve terkiplerin bir anlama delalet etmesinin insani bir uzlaşıma dayanan itibari bir mesele olduğudur. bu kabulle dilin ortaya çıkması ve gelişmesinin insani bir olgu olduğunu kabul ederek vahyin antropolojik olarak incelenmesinin yolunu açmışlardır.

dil insani bir olgu olduğunda isimle müsemma arasında ki ilişkiyi kuranın insan olduğunu kabul etmiş oluyoruz. Buradan da insan ancak bilgisiyle ihata ettiği şeyleri isimlendirebilmektedir.

Böyle bir anlayıştan çıktığımızda Tanrı ,insanların diliyle konuşmuştur deriz aynı zamanda. Bu da vahyin insani ve beşeri olanın içinde tezahür ettiğini ve bu yüzden de sınırlı ve mahdut olduğunu kabul etmiş oluruz.

Mutezileye göre lagzi delaletin ikinci şartı konuşanın kasıt ve sıfatlarının bilinmesidir.

bu iki şart gözönünde bulundurulmadan haberin kendi başına herhangi bir delaleti yoktur. Çünkü birisi herhangi bir kasıt taşımadan haber verebilir. Haberi haber yapan şey kasıttır. Tanrının kasıt ve niyetinin anlaşılabilmesi için de önceden tevhid,adalet ve sair sıfatları ile Tanrı acısından caiz olan ve olmayan şeylerin bilinmesiyle mümkün olabilir.

Kadıabdulcabbar’a göre sözü,failden sadır olan fiil şeklinde görmek gerekir.

Tefsir Bağlamları


Buradaki alıntılar Şebüsteri'nin "Hermenötik,Kuran ve Sünnet" adlı eserinden alınmıştır

Müslümanların tarihinde dört temel tefsir bağlamı oluşmuştur. Bunlar;
1-Hadis ehl,Eşariler ve Selefiler’in tefsir anlayışı;
Tefsir atmosferi İşitme (istimaa) ve teslimiyet dünyasıdır.
Rasulullahın irtidalinden hemen sonraki dönemlerde tefsirler ayetlerin zahiri anlamlarının ortaya çıkarılması,cennetin nimetleriyle cehennem azaplarının anlatılması,miras,nikah,boşanma ,abdest ve temizlenme ile ilgili ayrıntılı bilgi ve açıklamalar isteyen sorulara cevap vermekle sınırlıydı. Bunu İbni Abbas’ın tefsirinde görmek mümkündü.

Bu ilk dönemdeki müfessirler neden böyle bir tefsir anlayışına sahiplerdi.Yani ayetlerle ilgili akli tartışmalara girmeden sadece yukarıda ki bahislerle ilgili konulara girip buralardan meselelerini inşa ediyorlardı. Bunun en önemli sebebi “o dönemde ki sahabeler arasında kuranda insan aklının ulaşamayacağı gaybi bilgilerin bulunduğuna inanmaları ve bunların ilk anlamlarıyla kabul edilmesi gerektiği anlayışıdır. İşte işitme ve teslimiyet atmosferinin temel kabulü bu ilkedir.” Bu tefsir yolunu benimseyenler bir meseleyle ilgili olarak hadislerde bir bilgi varsa o hadisi rivayet etmeyi eğer konuyla ilgili her hangi bir hadis yoksa kuranı tefsir etmemeyi uygun görüyorlardı. Bunun bir örneği Malik b.Enes’e sorulan “Rahman arşa istiva etmiştir” ayetine verdiği cevaptır. O cevabında “İstivanın ne olduğu bilinmektedir,keyfiyeti meçhuldur,buna iman etmek farzdır ve onun hakkında soru sormak bidattir.”

Eşariler vahyin tevhid,adalet,Allah’ın sıfatları ve fiilleri ile ilgili bilgiler verdiğini kabul etmişlerdir.

2-Mutezile kelamcılarının tefsir anlayışı;
Tefsir atmosferi i’tizali akletme ve taakkul dünyasıdır.

Benimsedikleri akli ilkeler ışığında Kuranı tefsir etmişlerdir. Onları tefsire iten temel saik benimsedikleri dil görüşüdür. Mutezile müfessirler tefsirlerinde tevhit,adalet,Allah’ın sıfatları ve fiillerinin nasıllığının Kurandan çıkarılamayacağı belirtmişlerdir.Bunların ilk kaynağı akıldır ve şeriat sadece tasdikleyicidir. Mutezileye göre akıl ahkam ve hükümler alanıyla ilgili bilgi veremeyeceği için vahyin tek alnı bu sahalardır.
Mutezileye göre vahyin ne kasdettiğinin bilinebilmesi için Tanrı ve sıfatlarının akli olarak bilinmesi gerekir öncülü temel şattır. Bu şartlar mutezile kelamcılarının “delalet ve semantik”le ilgili benimsedikleri kabulden kaynaklanmaktadır.

3-Filozoflar tarafından ortaya konan tefsir anlayışı
Tefsir atmosferi felsefi akılcılık dünyasıdır.
4-Arifleri yani mutasavvıfların tefsir anlayışları.
Tefsir atmosferi gurbette olma acısı,yani kendi batınına geri dönme ve mutlak varlıkla bir olma dünyasıdır.

Söz ve Kuran

-Bir sözü anlamak veya anlamamak ,söyleyenin bununla ulaştırmak istediği mesajı anlamak veya anlamamak demektir.

-Konuşmak iradi ve ihtiyari bir eylemdir. İradi ve ihtiyari her eylem de ancak failin diğer filleriyle olan ilişkisinde iyice anlaşılabilir. Dolayısıyla iradi ve ihtiyari olan bir eylem ,failinden bağımsız olarak tek başına hiçbir şeye delalet etmez. Çünkü belli bir fiilin farklı faillerden sadır olması ve bu yüzden de değişik afıdelalet etmesi daima mümkündür.

-Mesaj ,belli bir hedefe fırlatılacak bir ok gibidir. Sözel olan her mesaj hem mütekellim hem de muhatapla olan ilişkisi göz önünde bulundurularak bir anlam kazanır. Gerçekte bir sözün anlaşılması şu üç temel mihvere dayanan gizli-aşikar boyutları olan bir olgunun anlaşılmasıdır.

1-Konuşan kimdir ?

2-Kiminle konuşulmaktadır yani hitabın muhatabı kimdir ?

3-Bu konuşma niçin yapılmaktadır.

Bu üç soruyu şimdi Kuran açısından ele aldığımda ve verdiğim cevaplar açısından kendimi bile tatmin etmemişken başkalarına bunu nasıl aktarırım. Yani Tanrı benimle bir amaç için konuşuyor ve bu konuşma bir amaç/maksatla meydana geliyor. Aynı şekilde bu konuşmanın formu ve içeriği benim dünyam tarafından kayıtlanmıştır. mesajın muhatabı benim ve benim bilgi,idrak,dil kabasiteme bağlı bir konuşmadır. Bu konuşmadan ben ne anladım ve bana ne kaldı.  her halde asıl soru bu.

Kuran’ın dolayısıyla ilahi hitabın bana ne söylediği,ne teklif ettiğini anlamak için alternatifleri bilmek ve bu alternatiflerle vahyin sunduğu arasında ki farkı bilmek gerekiyor. Yani içine gömülü bulunduğumuz ve farkında olmadan yaşayarak veya farkında olarak bilerek isteyerek yaşadığımız yaşama ne söylüyor ne söylemiyorun bilgisi önemli olan. Dolayısıyla içinde hayatımızı ikame ettirdiğimiz bu yaşam dünyasının da ayırdına varabilmek ve idrak edebilmek aslolan.

Fakihler ve Siyaset

Modern dönemde siyaset ,yönetim biçimi,toplumsal ve siyasal yapının nasıllığıyla ilgili oldukça ciddi bir felsefi birikim meydana gelmiştir. Bu birikimin tarihsel geçmişi ilgili sahanın kitaplarından elde edilebilir. Benim burada Şebüsteri üzerinden gündemime alacağım husus bu birikimle islami yönetim arasında ki tartışmalar,fikirler ve bakışlardır.

Modern yaşamın getirdiği bir takım siyasal ve toplumsal sorun karşısında islamın önerisi ve çözüm yolları nedir ? sorusu merkezdedir. Bu soruya müslüman düşünürler üç türlü cevap vermişlerdir ;

1-Kuran ve Sünnet’te hem yönetimle ilgili değersel ilkeler hem de devlet kurumlarının nasıl olması gerektiği beyan edilmiştir. Dolayısıyla bu teoriye göre bunların birbirleri ve halkla olan ilişkilerinin mahiyeti ,bu kurumlardan her birinin görev ve yetki alanlarının ne olacağı,vatandaşların devlet karşısında sahip olacağı temel hak ve özgürlükler de dahil olmak üzere devletin yönetim şeklinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili bütün hususlar Kuran ve Sünnet’te açıkça ortaya konmuştur.

Bu görüşü savunanlar islamın yek vucut bir sistem ortaya koyduğunu ve bunun uygulandığı anda tüm toplumsal ve siyasal sorunların ortadan kalkacağını belirtirler. İslami camiada var olan bir çok fraksiyonun bu kabulle hareket etmektedir.Dolayısıyla ya hep ya hiç mantığıyla hareket ederek var olan sistemin ıslah edilip düzeltilmesi değil sistemin kökten değiştirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Eğer bu sağlanamıyorsa bozuk (islami olmayan) düzen içerisinde her hangi bir kabullenme veya onaylama gerçekleşmeden yaşamın devamını sağlamaktır.

2-Yönetimle ilgili olarak Kuran ve Sünnet’te sadece değersel ilkeler vazedilmiş ve zamanın ihtiyaçlarına göre bunlara uygun yönetim biçimlerinin  belirlenmesi insanlara bırakılmıştır.

Müslümanlar kültür ve medeniyetin karmaşık değişim ve gelişim süreci içinde belli bir yönetim şekli değil sadece İslam’ın değersel ilkelerini korumakla mükelleftir. Dolayısıyla Müslümanlar her çağda dönemin kültür ve medeniyetine uygun olan yönetim şeklini meydana getirerek toplumlarına yeni bir yön verebilirler.

3-Kuran ve Sünnette yönetimle ilgili sabit şeriat şeklinde kabul edilmesi gereken hiçbir değersel  ilke bulunmamaktadır. Bu teoriye göre Kuran ve Sünnet’te bulunan değersel ilkeler sadece bireysel ahlakla ilgilidir.

 

Şebusteri

İranlı düşünür ve yazar. İran-Semerkant çoğrafyası 9,13 yy. lar arası çok velud kalemler çıkarmıştı ve denilebilir ki bu tarihler arasında islam dünyasının entellektüel deposuydu.  Modern dönemlerde  de bariz entellektüeller çıkarmasıyla bir adım öne geçmiştir İran çoğrafyası. Tabi bunda alim sınıfının devamlılığı ve geçmişleriyle kopukluk yaşamamış olmaları önemli bir etkendir.

Şebüsterinin eserlerini Mana Yayınları dilimize kazandırmıştır ki bu faaliyette en önemli faktör tercüman Abuzer Dişkaya’dır. Kendileriyle şahsen tanışamasamda çeşitli mahfillerde ve mecralarda yazı ve makalelerine rastgelmekteyim. Akademik ilgi olarak düşün hayatıyla bir iilgisi olmamasına rağmen bireysel ilgisi kendisini bir adım öne çıkartmaya yetmekte. İleride birikimi ve nitelikleriyle epeyce eser ve fikri hayata getireceğini umuyorum.

Şebusterinin elimde Hermenötik,Kuran ve Sünnet adlı eseri var ve bu eser üzerinden bir kaç not derkedeceğim bloğumda. Sebebine gelince modern dönemlerde yaşanan din,hayat geriliminin temeline yönelik ortaya koyduğu düşünceler benim açımdan oldukça önemli. Aynı şekilde çetrefilli bazı hususları da etraflıca serimleyip ortaya koymuş olmasıyla anlama sorununun önüne geçme de yardımcı olmakta. Tabi bunda mütercimin başarılı çevirisinin de payının da  oldukça kayda değer olduğu aşikar.