Etiket arşivi: Şule Yayınları

A’mak-ı Hayal (Hayalin Derinlikleri)

amakı hayal Raci mezarlıkta aynalı baba’ya gelişinin 2.günü ney dinlerken daldığı hayal aleminde Zerdüşt’ten cennetlik damgasını alıyor hemen Hüzmüz ve Ehrimen’nin (iyiliğin ve kötülüğün) savaş meydanına Hürmüz’ün yanında Ehrimene karşı savaşmaya geliyor. Her iki taraftan da savaşcılar meydana çıkıp bir birleriyle cenk etmektedir. Ehrimen ordusundan Nifak savaşcısını meydana sürüyor .Nifak günlerce karşısına çıkan tüm savaşçıları öldürüyor. En sonunda Hürmüz Nifağın karşısına Muhabbet adlı pehlivanı sürüyor ve 3 gün süren mücadeleden Muhabbet galip çıkıyor ve 7 gün boyunca karşısına çıkan savaşçıları yeniyor. Ehrimen kendi tarafından Gazap savaşçısını meydana sürüyor ve bu savaşçı Muhabbeti hemencecik alt ediyor.

Gazap savaşçısını sadece ve sadece Hikmet adlı savaşçı yenebilirdi ve öylede oldu. Hikmet pehlivanı Gazap savaşçısını yeni. Ehrimen en büyük kozunu sona saklamıştı. Nefsi Emmare adlı savaşçıyı sürdü meydana. Nefsi Emmare Hikmetle savaşmaya bile tenezzül etmedi,sadece Hikmetin saldırılarının arttığı bir zamanda yüzünde ki örtüyü kaldırdı.Örtü kalkar kalkmaz Hikmet Nefsi Emmare’nin yüzünün güzelliğini seyre daldı ve Emmare’de onu filinin terkesine alıp esir etti. Meydan Emmareye kalmış dolayısıyla karanlıklar dünyayı sarmıştı ki uzak diyarlardan yiğitlerin yiğidi Aşk savaş meydanına geldi. Emmare’ye benimle savaşacakmısın yoksa dediğinde emmare Aşk’ın önünde diz çöküp affını talep etti.

Varlığın Anlamı

varlığın anlamı
Ortaçağ zihniyeti sembol ile gerçeği -alegorik ma’na ile gerçek anlamı- birbirinden tefrik etmezdi;Ortaçağda allegori ile gerçek iç içeydi.
Biz beşeri tarihte olanları yorumsuz anlatırken dahi ,geçmişi anlatmakla iktifa etmiyoruz ve edemeyiz.Çünkü bildiklerimiz içinden ,tarihi bakımdan anlatılması gerektiğine inandığımız,kendi tarih anlayışımıza göre önemli saydığımız ,olayları anlatıyoruz. Tarihçi,tarihi bir elekten geçirir;eler ve yalnızca kalburüstü saydığı olayları yazar.Bu kalburun deliklerinin büyüklüğü küçüklüğü tarihçiye kalmıştır.

Kitap aslında divan edebiyatında kullanılan mazmun(gizli anlam) mefhumuna yaslanarak yeni bir metafizik ve dolayısıyla ontoloji,bilgi nazariyesi kurulması gerektiği tespitinden hareket etmektedir. Bu bağlamda mazmun kavramını incelmeye almakla işe başlamakta ve şiirin tarihsel ve insanlar için ne olduğu,nasıl olduğu gibi soruları çevreleyen bir bakışla konuyu irdelemiştir. Hatta burada yazarın şiir için söyledikleri şiire kendi bakışımda da ciddi değişiklikler meydana gelmesine sebep oldu. Şiirin neliğiyle ilgili edebiyatçıların o boş lafızlarının ötesinde insanlık tarihinde nasıl bir misyona sahip olduğu,geçmişinde meydana getirdiği fonksiyonlarında kuşkusuz ki bugün de aynen geçerli olabileceğini söylemektedir.

İlk lafızların halk olduğu dönemler de kelam/söz büyülü bir şeydi. Çünkü yok olanı var kılma ,görüleni nesneleştirme aracıydı sözcükler. Ve sözcükler o günlerde şairlerin inkisarındaydı kuşkusuz. Bundan dolayı şairlerin muhayyile yetileri diğer insanlardan daha üstündü.bu ise toplum içerisinde şairlerin büyücülerle eş tutulmasını sağlamaktaydı.Birisi cansız nesneleri olduklarından farklı kılmanın uğraşıyken diğeri cansız nesnelerden kelimeler üreterek yada varlığı anlamlandırma dile gelmede ön almaktaydı.Bu yüzden şairler hep cinlenmiş insanlar olarak kabul edilirlerdi. Hatta dili inşa ettikleri için birazda Tanrısal bir misyon yüklenirlerdi.

Konuşurken aslında sesler çıkarırız ve bu sesler gürültüdür aslında. Ama öyle mucizevi bir şey olur ki bizim gürültümüzün içerisinde anlam yüklüdür ve başkaları bu gürültünün içerisinden bu anlamı çekip alır. Yani dilin en temelinde tanımlanamayan bir olgu bir kabul olmak zorundadır. Buradan yola çıkarak görünen ve kabul edilenin arkasında da bir anlamın olabileceğini söylemektedir.

Yazar klasik fiziğin ve metafiziğin (aristonun inşa ettiği dünya) göze dayanan bir dünya olduğu ve bundan dolayı da mekanın merkez olduğu ,mekanda süreklilik kabulunun zorunlu olarak kabullenildiği,bu kabullerin doğrultusunda oluşturulan ontoloji ve epistemolojinin (mantık) …
ama modern matematik,fizik gibi alanların görünür dünyanın arkasında hiç de zannedildiği bir dünya olmadığını ,aslında meka
nın mutlaklığını bırakın sürekliliğinden de bahsedilemeyeceğini söylemektedir. Kuşkusuz ki bu yorumlarını hem matematikte 1930-1950 arasında ki yeni buluşlara hemde Newton fiziğinin tek gerçel fizik olmadığın ortaya koyan Quantum fiziğinin verilerine dayandırılmaktadır. Mekanın sürekliliğinden zamanın sürekliliğine geçilmesi gerektiği, bunun da anlardan mütteşekkil olan zamanın devamlılığını sağlayan daha üst bir merci organı olan Tanrıya yaslanması gerektiğini belirtmektedir.

Kitapta bahsetiği Gödel’in(Cantorda olabilir) sonsuz Setler Teorisiyle ilgili merakım uyandı doğrusu.Klasik mantığın kabullerinden olan “bütün her zaman parçalarından daha büyüktür” belitini setler teorisinin değillediğini bildiriyor. Doğrusu teoriyle ilgili internette yaptığım araştırmalarda çok yoğun bir matematiksel dil kullanılmış ama bu üst dil’in hangi epistemolojik sonuçlara yol açtığıyla ilgili metinler konulmamıştı. Zaten ilim dünyamızın en temel sorunlarından birisi bu değilmi. Ortaya konulan bulguların/sonuçların epistemik ve ontik dünyada nereye oturduğunun merak edilmemesi.