Etiket arşivi: Yusuf ATILGAN

Aylak Adam

aylak adam “Sustu.Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti.Biliyordu;anlamazlardı.” Cümlesiyle bitiyor bir hayatın arayışı olan Aylak Adam romanı.

C.nin yani aylak adamın kçük yaşta annesini kaybetmesi sonucu teyzesinin kendine bakması ve aynı evde babasıyla birlikte yani kendisi,teyzesi ve babasının kalmasının kendi bilincinde bıraktığı o kocaman tortular. Anne sevgisini ve merhametini teyzesi üzerinden yaşamış birinin babasıyla teyzesini paylaşmak istememesinin hesaplaşması. Babasının kendisine bıraktığı babalık otoritesi ve belki kendini affettirebilme umudunu içinde para. Zaten babasından kalan para sayesinde çalışmaya ihtiyaç olmadan yaşayabilmekte.

Geçmişinin de getirdiği devasa sorunların yanında kendi haleti de sorunludur. Devamlı bir arayışın,kendisini içine rahatça bırakacağı bir huzur ortamının yani kendiliğinin yansıyacağı ,teyzesinin kucağının kokusunu duyacağı bir kadını aramaktadır hayatında.

Hayatını şekillendirirken hep babasının istediklerinin ,kendisi için arzuladıklarının zıddına bir yaşam çizgisi belirlemiş birisidir C.

Gündelik yaşamın sıkıcılığı ve saçmalığının ayırdımına varmıştır Atılgan. ve bu sıkıcılığın ve saçmalığın insan yaşamına,topluma nasıl yansıdığını yansıtmıştır aylak adam’da. Saçma bir yaşamı yaşanılır kılmak isteyen insanlar bir şekilde tutanak edinmişlerdir kendilerine. kimisi işini,kimisi çocuklarını,kimisi makamlarını ilh.. Ama birazcık bu koşturmacanın dışına çıkabilenler bu tutamaklarında öyle ciddi birer dal olmadıklarını ,hayata bağlayacak ya da hayatı ciddiye almamızı sağlayacak kadar sağlam birer tutamak olmadıklarını hemen kavrayacaklardır.

Reklamlar

Canistan

canistan

“Bunca patırtıda canımı almayan Tanrı bizi kayırır.Korkma.” cümlesiyle biten Canistan romanı Yusuf Atılgan’ın okuduğum ikinci romanı. 1890-1920 aralığında ege bölgesinin bir resmi çekilmiş. Çoğrafyanın kader olduğu bir dünyada kaderimize düşen Anadolu çoğrafyası da bizleri dünya siyasal arenasında hiç yalnız ve sorunsuz bir anımızı bırakmadı. Dönemin tüm hareketli ve çıkmaz sokağa girmiş düzenine rağmen sıradan yani ekmeğinde aşında ,gündelik yaşamında olan insanların ,küçük şehirlerin insanlarının ufacık hikayelerinde kocaman anlatıların ortaya çıkarılmasıdır.

Makinalaşmanın ön planda olmadığı daha çok toprak işlemede ağırlıklı olarak insan emeğinin ön planda olduğu bir zamanda insanların geçim dertleri karınlarını doyurmaktan müteşekkildi hayat denilen mücadele. Tarlasını ekip tarladan gelecek mahsulle bir yılını geçiren ve doğadan aldığıyla yaşayan insanların bulunduğu bir çoğrafya.

ölümlerin oldukça yüksek olduğu bir dönemde her ölümün arkada bıraktığı bir iz vardı kuşkusuz. Bu izlerden biriside romanın kahramanlarından birisi olan Selimdi. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ,fakir annesine yardımcı olmak için ağanın evine yanaşma olmuştu. Ağanın oğlu Ali’yle aynı yaşta bulunduğundan aralarında sıkı bir arkadaşlık ilişkisi oluşmuştu.

Bir zaman sonra bu arkadaşlık ilişkisi zarar görmeye başladı. Gördüğüm kadarıyla bu zararın temlinde kıskançlık vardı. Yanaşma Selim’in beğendiği kız kendisine değilde Ali’ye bakması ona yanaşması kıskançlığın sebebi olarak okudum. Ah bu temel insani açmazlarımız. Her dönemde ve mekanda bir şekilde tüm hayatımızı allak bullak etmemize sebep oldukları gibi belki de insanlığımızda bunların sayesindedir. Yani en zayıf yanlarımızda gizlidir en güçlü yanlarımız. Bizi zayıf kıldığı gibi güçümüzdür de aynı zamanda.

Hareketsiz toplumdur tarım toplumu.Taşıma için hayvanların kullanılması aslında sizi hareket noktasında da kısıtlar aynı zamanda.bu da beraberinde toplumların kendi dünyalarına kapanmasına kültürel ve insansal etkinliklerin azalmasını beraberinde getirir. Gelişim ve atılım ise toplumsal hareketin hızlı olduğu yerlerde nevşü nüma bulmuştur tarih boyunca. Yani ne kadar farklılık bir araya gelirse aslında o kadar bereket çeşitlilikdir.Her unsur bünyasinde taşıdığını dışsala aktarma gayretine gireceğinden buda çatışma demektir. Her çatışma ise zaten bir nevi yenildiyi de kuvve olarak bünyesinde taşıdığı gibi yense bile etkilendiğinden dolayı yenilmiştirde aslında.Yani çatışma dönüşmedir aynı zamanda. Hesap verebilir olmanın gayretidir.

Roman içerisinde belki de sırıtan tek nokta gündelik konuşma dilinde “Tanrı” lafzının bolca kullanılmasıdır. Ramazanda oruç tutmayıp,camiye gitmeyen insanların dinsiz yaftasını yediği bir kültürde insanların Tanrı lafzını kullanmaları ne kadar gerçekçi bilemiyorum.Sanki yazar “Allah” dememek yada romanda ki insanlara Allah dedirtmemek için uğraşmış.